Âşık Veysel’in Maddi, Manevi Çevresi ve Sırrı Nihanı

Ahmet ÖZDEMİR

Aşık Veysel Şatıroğlu’nun hayatına ilişkin bilgilerin azını veya çoğunu pek çok kişi biliyor. Bilinenlerin tekrarından kaçınıp, uzun ince yolundan durum özetlerini, daha çok Aşık Veysel’in anlatımlarıyla vereceğim. Böylece yazının ana konusuna uygun bir zemin oluşturmak mümkün olacak. 

Yıl 1894. Sonbahar. Aşık Veysel, Sivas’ın Şarkışla ilçesinin Sivrialan, eski adıyla “Söbüalan  (Söbalan) köyünde doğdu.

Şöyle anlatmıştı: 

“Doğumum da bir garip.  Alnımın kara yazısı o günden başlamış gibi bir şey. Anamın (Gülüzar Ana) anlattığına göre; eski hesap eylülün sonuna doğru yahut ekimin başlarında. Güz mevsimi olduğu belli…  Anam, koyundan gelirken beni yolda dünyaya getirmiş. Kadınlar toplanmış, çarşaf ve önlüklerine sarıp eve getirmişler.”

Gülizar Ana, komşu kadınlarla birlikte Sivrialan’ın Ayıpınar merasında koyunlarını sağmaya gitmişti. Dönüş yolunda sancısı tuttu. Veysel’i bir çalının dibinde doğurdu. Göbeğini de kendisi kesti. Kuşağına sardı. Koyun sağmaktan dönen diğer kadınların yardımıyla yürüye yürüye köye döndü. Bilemezdi ki kader, kendine ne günler gösterecek. Bu bebek Gülizar ananın yürek sızısı olacak. “Kadersizim!” diyerek gizli gizli gözyaşları dökecek. Onun Türk milletinin “Ozan Atası” olacağını bilmeden, göremeden, yoksulluk ve yoksunluk içinde bu dünyadan geçip gidecek.

Veysel’in babasın adı Ahmet, lâkabı “Karaca”ydı. Soyuna, Şatıroğulları derlerdi. Karaca Ahmet’in Ataları Türkistan’dan gelmiş, bir süre Kars yöresinde eğleştikten sonra, Malatya, Divriği yöresine konmuşlardı. Karaca Ahmet’in babası Şatırların Ali veya onun babası İbrahim, Divriği’nin Kaledibi köyünden gelip Sivrialan’a yerleşmişti.

Yetim kalan Karaca Ahmet, şunun bunun yanında hizmetçilik, çobanlık yaparak büyüdü. Sonraları çift çubuk sahibi oldu. Veysel’in annesi olan Keçecigillerden Gülizar’la evlendi. Bu evlilikten doğan ilk çocuğa Ali Rüstem adını vermişlerdi. Daha sonra doğan üç oğulları yaşamadı. İki kızın arkasından Veysel’in doğumuna sevindiler. Yörede Veysel Karanî’ye duyulan sevgi ve saygıdan dolayı çocuğa Veysel adını vermişlerdi. Veysel’den sonra Karaca Ahmet ve Gülizar’ın bir kızları doğmuş ve adını Elif koymuşlardı.

Aşık Veysel annesini şöyle anlatmıştı:

“…Doğurmuştu beni Sivas ilinde,
Sivrialan köyünde tarla yolunda
Azığı sırtında orak elinde,
Taşlı tarlalarda avuttu anam…”

Aşık Veysel, yedi yaşına kadar geçen çocukluk günlerinden babasının ışık oyununu hatırlıyordu:

“Şu kadarını hatırlıyorum ki. Güneşin ışıklarını tutmaya çalışırdım. Babam ‘Avuçla oğlum, bana getir.’ derdi. Ben de oynaya zıplaya avuçlayıp babama getirirdim. Avucumu açıp verecek bir şey bulamayınca hayret ederdim. Köy yerinin eğlencesinden ne olacak; babam beni bu şekilde eğlendirirdi.”

1901 yılında Veysel’in amcasının eşi Muhsine ona bir entari dikti. Bunu giyen Veysel çok sevindi. Hava yağmurluydu. Koşarak gidip, Muhsine kadının elini öpmek istedi. Muhsine kadın Veysel’in sevinmesinden mutlu oldu. Onu okşadı. Veysel, aynı sevinç içinde koşa hoplaya evine dönüyordu ki, ayağı kaydı. Düştü. Entarisi çamur içinde kalmıştı. Üzüldü, sevinci gözyaşına döndü. Ağlaya ağlaya eve geldi. Düşerken Veysel’in eline bir şey batmış kanatmıştı. O yıl, çiçek salgını yeniden hortlamıştı. O gün çiçek hastalığı Veysel’i de pençesine almıştı. Şöyle anlatıyordu:

“Entarim çamur içinde kalınca kalktım, gözyaşları içinde eve seğirttim. Ertesi gün yataktan kalkamadım. Ateşler içinde yanıyordum. Meğer çiçek hastalığına tutulmuşum.  Çok geçmeden sol gözümde çıkan bir çiçek çıbanı yüzünden o gözümü kaybettim. Bir süre sonra da sağ gözüme perde indi. Sağ gözümle ışığı ve aydınlığı seziyor fakat göremiyordum. Artık küçük kardeşim beni elimden tutarak gezdiriyordu.”

Veysel yine o günleri hatırlarken: “Çiçek zorlu geldi. Sol gözüme çiçek beyi çıktı. Sağ gözüme de, solun zorundan olacak, perde indi. O gün bu gündür dünya başıma zindan.” diyordu. Bir şeyi daha hatırlıyor, yaralanan elinden akan kanın rengini, kırmızıyı.

Salgın hastalıkların biri biter biri başlardı. 1894 yılında Kolera salgını bölgeyi kasıp kavurmuştu. Bütün bunlar halk ağzına: “Anadolu’nun salgını, İstanbul’un yangını, Balkanların bozgunu” deyişini yerleştirdi… 

Veysel’in gözünün açılması için “Kırlangıç Uşakları”na başvuruldu. Sonuç alınmadı.  Tek çare Sivas’a gitmekti. Şöyle anlatmıştı:

“Babam hazırlığa başladı. Müsait bir gün Sivas’a gidecek, sağ gözümü açtıracak. Fakat Ulu Tanrı bana dünyayı zindan olarak bağışlamış olacak ki, bir gün ahırda dolaşırken, öküzlerden biri birdenbire başını sol tarafa çevirdi. Boynuzu sağ gözümü oydu. Ben feryatla dışarı fırladım. Babam ve etraftan sesimi duyanlar yanıma geldiler. Konuşmalarından anladım ki, sağ gözümü de ebediyen kaybetmişim.

Yine de bir umut Sivas’a gittik. Beni bir sedire oturttular. Gözümü muayene ettiler. Bir sessizlik oldu. Açılmayacağını anladım. Ağlamaya başladım.” 

Beterin beteri vardı. Onu Gazeteci Arda Uskan anekdotunda şöyle yazmıştı:

1969 yılında  ….  Fikret (Kızılok) kendi adına ilk plağını doldurmak istiyordu. Âşık Veysel’den iki şarkıyı, “Söyle Sazım” ve “Yumma Gözün Kör Gibi”yi seçmişti. Ben de sıkı bir Âşık Veysel hayranıyım ya, kalktık Fikret’le beraber Âşık Baba’nın evine gittik. Sivas’ın Sivrialan köyüne. Ben röportaj yapacağım, Fikret de şarkıları için Veysel’den izin isteyecek. Âşık Veysel iki gün, iki gece bizi ağırladı. Türkiye’nin en ünlü ozanı, tipik bir köy evinde oturuyordu. O gece, bahçedeki öküzün kapıyı itekleyip, kafasını içeri sokmasını gençliği Moda’da geçmiş biri olarak hiçbir zaman unutmadım. Bizim şaşırdığımız bu durum Veysel’e komik gelmiş olmalı ki, bir başka öküzle ilgili o trajik hikâyeyi; ‘Gören tek gözünün de nasıl kör olduğunu’ o gece aynen şöyle anlatmıştı: ‘Tek gözüm zaten görmüyordu. Kırlangıç Uşağı diye seyyar doktorlar vardı. Onlar göz açarlardı, göz doktoruydular. Babam rahmetli, gösterdi, baktılar. Sağ gözü ışık görüyor üzerindeki perdeyi alırsak açılır. Akdağmadeni’ne getir, orada tedavi edelim’ dediler. Onlar gittiler, bizde bir sevindik. Fakat fakirlik var. Babam para bulacak da götürecek, açtıracak! O arada öküzün önünden saman irisini, tozunu, toprağını temizlemek için ahıra girdik. Öküz bağlıydı. Hayvan kafasını böylesine sallayınca boynuzunu tam gözümün üstüne vurdu. Sağ gözüm de aktı gitti. O ışık da kayboldu.’”

Veysel o günleri bir şiirinde şöyle anlatmıştı:

“Genç yaşımda felek vurdu başıma
Aldırdım elimden iki gözümü
Yeni değmiş idim yedi yaşıma
Kayıb ettim baharımı yazımı

Bağlandım köşede kaldım bir zaman
Nice kimselere dedim el’ aman
On on beş yaşıma girince hemen
Yavaş  yavaş düzen ettim sazımı…”

Veysel’in bağlanıp bir köşede kaldım dediği zamanda ipek böceği gibi kozasını içten içe örmekteydi. Özetlediğimiz engebeler, karşılaştığı kişiler, iç dünyasındaki kelebeğin desenlerini oluşturacak onu sırr-ı nihana ulaştıracaktı.

Yavaş yavaş sazını nasıl düzen etti?

Sivrialan ve çevresine Emlek yöresi derlerdi. Âşığı, ozanı bol bir yöreydi.  Babası da şiire meraklıydı. Bir gün Ortaköy’de Mustafa Abdal Dergâhından Hakkı Baba ile dertleşti.  “Ben ölünce bu çocuğa kim bakar?” diyordu ağlamaklı.  Veysel’in sesi güzeldi. Saz çalmayı öğrenirse, çevre köylere götürürler, karnını doyururlar diye düşündüler. Hakkı Baba, Karaca Ahmet’e dergâhta bulunan kırık ve bozuk bağlamayı verdi.  Veysel’e çalması için verilen bağlama, hayat boyu O’nun yoldaşı, gizli sırlarının ortağı olmuştu. Karaca Ahmet de meraklıydı. Aşıklardan deyişler okuyup, çığırıp ezberleterek oğlunu avutmağa çalıştı. Saz çalmayı öğrenmesi için Veysel’i zorladı:

“Oğlum, biz ölürsek sana kim bakar? Mutlaka bir sanat sahibi olmalısın.  Sen sazdan başka ne iş yapabilirsin? Çift süremezsin, tohum ekemezsin, ekin biçemezsin… Bunu öğrenirsen köy odalarında, toplantılarda, kahvelerde çalarak ekmek paranı çıkarırsın.” demişti.

Komşuları Molla Hüseyin sazını düzenliyor, kırılan tellerini takıyordu. İlk hocası, babasının arkadaşı, Divriği’nin köylerinden Çamışıhlı Ali Ağa (Âşık Alâ) oldu. Veysel başlarda saz çalmakta ürkek davrandı. Kısa zamanda kabuğunu kırdı. Kendini saza verdi. Usta malı deyişlerden çalıp söylemeye başladı. Yunus, Pir Sultan Abdal, Karacaoğlan, Kemter Baba, Veli, Visali, Kul Abdal, Emrah, Tarsuslu Sıtkı, Şahan Ağa, ve diğer halk ozanlarının dünyalarıyla tanıştı.  Veysel’in önce öğrendiği kişiler bunlardı. Ali Özsoy Dede, Hıdır Dede Söbalan köyünün öğretici aydın inanç önderleriydi. Veysel’in en çok dinlediklerinden olan Hıdır Dede babadan kalma dedeliğini geliştirmişti. Okuma yazması olmasa da iyi saz çalıp türkü söylerdi.

Veysel okuyup yazmadığına çok üzülürdü:

“O zaman okul yok ki okuyayım. Okul olsa bile ben nasıl okuyacağım? Yazıyı görmüyorum ki… Şimdiki gibi körler okulu yok ki babam öküzünü ineğini satıp göndersin. Köyümüzde Molla Kahya vardı. Okul çağına gelenler onun odasında toplanırdı. Elif cüzünü ve namaz surelerini öğrenirlerdi. Ağabeyim Ali gelir “Elif, be, te, se, diye sayardı. O zamandan bu harfler aklımda yer etmiştir. Zaman zaman onlardan öğrendiğim sureleri okurum.”

Âşık Veysel saz çalmayı bilenlerle kendini kıyaslıyor, morali bozuluyordu. Ama babası Karaca Ahmet, oğlunu sürekli yüreklendirdi. Molla Hüseyin ve Çamşıhılı Ali Ağa da Karaca Ahmet’ten geri kalmadı. Veysel, şöyle anlatmıştı:

“Bizim soyumuzda saz çalan kimse yok. Köyümüzde elbette var. O zaman her köyde birkaç âşık olurdu. Babam önüme koyduğu sazı devamlı çalmamı istiyordu. Sazı başkaları çalarken hoşuma gidiyordu. Sazın içine girmek istiyordum. Ama kendim çalamıyordum. Çamşıhılı Ali Ağa, Molla Hüseyin’in emekleri çok oldu. Ancak, kendim akort etmeyi öğrendikten sonra çaldığım sazdan zevk duydum.”

Ali Ağa’nın Veysel’e öğrettiği ilk türkü Kul Abdal’ın deyişiydi:

“Takdirden gelene tedbir kılınmaz
Ne kılayım çare ben şimden geri
Yaram türlü türlü merhem bulunmaz
İstersen merhemi çal şimden geri

Geçti elden gitti muhabbet çağı
Rakipler bahçeye kurmuş otağı
Yıkılsın çevresi bostanı bağı
El girsin bağına var şimden geri

Sen bir gonca gülsün istife karış
İstersen gül oyna istersen çalış
Gönlün kim isterse ülfet et konuş
Yârim sana destur var şimden geri

Kul Abdal’ım yalan dünya vefasız
Âlemde bir derde düştüm devasız
Sen bana yâr olman behey vefasız
Var kimin olursan ol şimden geri

Birinci dünya savaşını, kurtuluş savaşı izledi. Veysel’in ağabeyi Ali Rüstem ve bütün yaşıtları (akranları) cepheye koşmuşlardı. Veysel köyde sazıyla yalnız kaldı. Köyde kalanlar, çok yaşlılar, kadınlar, çocuklar ve sakatlardı.  Arkadaşsızlık acısı, sefalet, onu umutsuz ve mahzun etmişti:

“Gençlik yıllarımda en büyük üzüntüyü, Birinci Dünya Savaşı çıktığında yaşadım. Savaş başlayınca bütün köylü asker oldu. Benim emsallerim de askere gitti. Yirmi yaşında olduğum halde gözlerim görmediği için beni askere almadılar. Köyde yaşlı erkeklerle, kadınlarla baş başa kaldım. Çok müteessir oldum. Çok üzüldüm. Çok çektim. Onlar memleket hizmetine gitti, ben köyde mahzun ve mahrum kaldım. Ben Allah’ın nasıl kuluyum ki, bu vatan hizmetinden mahrum kaldım diye düşünerek acı çektim. Sonra istiklal Savaşı oldu. O yıllarda ben yine köydeydim. Bir iki yere gidip geldimse de önemsizdi.

Adeta inzivaya çekilmişti. Artık küçük bahçesindeki armut ağacının altında yatıp kalkmakta, geceleri ağaçların ta tepelerine çıkarak içindeki derdini göklere ve karanlıklara bırakmaktaydı.

Bir süre sonra sazıyla tekrar barıştı. Artık çevre köylere gidip gelmeye başladı. Ama yolunu il merkezlerine düşürmüyordu. Çünkü il merkezlerinde sazı ile gezenlerin sazlarının elinden alınıp fırına atıldığına ilişkin söylenti yaygındı. Köy kahvelerinde, köy odalarında, düğünlerde, bayramlarda saz çalıp türkü söylüyordu. Eline üç beş kuruş geçince, bir hayvan, pekmez, kuru üzüm, kuru kayısı, elma kurusu gibi bir şeyler alarak köye dönüyordu.

Annesi ve babası biz ölünce belki kardeşi Veysel’e bakamaz, düşüncesiyle onu Esma adında, akrabalarından bir kızla evlendirdiler.

Esma sonraları Veysel’e nasıl evlendiğini şöyle anlatmıştı:

“Ben küçük bir bebeydim Âşığa beni verdiklerinde. Aklım yetmiyordu. Aha şöyle bir çocuktum. Neydim ki. Bir kıtlık senesinde beş- altı şinik (Bir şinik 8 kiloluk tahıl ölçeği) arpaya mı buğdaya mı ne vermişler. Başlığım buymuş.”

Çocuk yaşta evlendirilen Esma’dan bir kızı, bir oğlu oldu. Oğlan çocuğu daha on günlükken, Esma’nın memesi ağzında kalarak öldü. Veysel’in acıları bununla da bitmedi. 1921’in 24 Şubat’ında annesi, sekiz ay sonra da babası öldü. 

Veysel daha on iki, on üç yaşlarındayken bahçenin tüm bakımını kendisi yapıyordu. Otunu alır, sular, bütün hizmetini yerine getirdi. Çapalama, sebze ve meyveleri taşıma, bekçilik yapma, sapları dirgenle dağıtma, harman aktarma, tığı yığma, taneyi eve çekme, saman dökme, hayvanlara bakma, evin çarıklarını dikme ve onarma gibi işlerle uğraşırdı. Çarık yapmada “çitilemede” ustalaşmıştı. 

Köye de birçok âşık gelip gidiyordu. Bunlar kendi deyişleriyle birlikte Karacaoğlan’dan, Emrah’tan, Âşık Sıtkı, Âşık Veli gibi saz şairlerinden de çalıp söylemekteydiler. Köy odalarındaki bu âşık meclislerinde Veysel de yer almaktaydı.

Bir gün Veysel hasta yatmaktaydı. Veysel’in ilk eşi Esma, evlerinin yanaşması Hüseyin’le kaçtı. Veysel’in acılı yaşamına bir acı daha eklendi.

Veysel, kucağında henüz altı aylık kızı ile kalakaldı. Hem anne, hem baba olmak zorundaydı. Sonraları o günlerde yaşadığı acıyı şiire dökmüştü:

“…Geçirdim ömrümü hevay-ı heves
Derdim bir kimseye değildir kıyas
Her zaman, her vakit kalbimde bu yas
Çarh-ı  devran güldürmedi yüzümü

Bir vefasız zalim yâre bağlandım
Tarih üçyüzotuzbeşte evlendim
Sekiz sene bir arada eğlendim
Zalim kâfir yetim kodu kuzumu...”

Veysel büyük bir bunalım içine düştü. İğneden ipliğe dönmüştü. İnsan içine çıkacak yüzü kalmadığı düşüncesindeydi. Zorluklar içinde bir süre bu çocuğa baktı. Ama çocuk daha fazla sefalete ve hastalıklara dayanamadı, öldü.

Veysel’i bu köyde tutan bir bağ kalmamıştı. Kendine göre artık göç zamanı gelmişti.

1928’da en iyi arkadaşı İbrahim ile Adana’ya gitmeye karar verdi. Köyünden ayrıldı. Yolu Karaçayır (Hıdırali) köyüne düştü. Bu köyde Deli Süleyman isminde birisi Veysel’i Adana’ya gitmekten vazgeçirdi.

Zara’nın Pazarbeleni köyünden Kürt Kasım adında birisi ortağına Şatıroğullarının bostanını ekiyordu. Hasat zamanından sonra köyüne gidecekti. Veysel’in durumunu bildiği için onu da yanına alıp götürmek istedi. 

Arkalarına Deli Süleyman ile Kalaycı Hüseyin de takıldı. Üç ay Kürt Kasım’ın konuğu oldular. Dönüşte Veysel’in Yalıncak’a uğraması, hayatının bir dönüm noktası oldu. Bu ziyaret, şimdiki çocuklarının annesi olan Hafik’in Karayaprak köyünden Gülizar ana ile evlenmesine vesile olmuştu.

Bu evlilik nasıl gerçekleşti? Bu sorunun yanıtını Gülizar Ana’nın anlattıklarından öğrenelim:

“O zamanlar (1928) ben Hafik’e bağlı Yalıncak köyündeki Yalınca tekkesinde kalıyordum. Dedem Hamza Efendi tekkeye hizmet ediyordu. Ben de dedemin işini görüyordum. O günü nevruzdu. Cem-cemaat oldu. Kurbanlar kesildi, yemek dağıtıldı, herkes ziyaretini yaptı. Cendermeler bizim tekkeyi sık kontrol ediyorlardı. Aslında bütün tekkeler kapatıldığı için Yalıncak tekkesi de kapatılmıştı. Hatta Dedem Hamza Efendi: ‘Tekke kilitlenir ama kapıdaki er de kilitlenecek değil ya..’ demişti. El ayak çekildikten sonra eltimle birlikte tekkeyi silip süpürmeye başladık. Akşamüstüydü. Çatal kapı çalındı. Ben anahtar deliğinden dışarı baktım. Kapının önünde iki kişi vardı. Korktum. Cendermeler bastı sandım. Aşığın boynunda asılı sazı tüfek sanmıştım. Bu yüzden eltime:

‘Anaaa cendermeler geldi,’ diye seslenince eltim delikten bakıp, ‘Yok anam onlar cenderme değil misafir,’ deyip cevap verdi. Dedem de konuşmaları duymuş olacak ki yanımıza geldi. Kapıyı açıp misafirleri içeri aldık.

Dedem:

‘Hoş sefa geldiniz, dedikten sonra onların nereden geldiklerini, kim olduklarını sordu. Gelenlerden biri Kamber, diğeri de Âşıktı. Onlar;

‘Emlekliyiz, dediler. Dedem de tekrar sordu:

‘Emleğin neresinden?

‘Sivrialan köyünden diye cevap verdiler. O zaman dedem daha sevindi.

‘Kimlerdensiniz, dedi. Âşık da:

‘Şatıroğullarından, diye cevap verdi. Dedemin ve babam Mahmut Efendi’nin o köyde talipleri ve tanıdıkları çoktu. Âşığın hizmetini ben yaptım. Eline su döktüm, ayağını yıkadım, sonra çıralığa bir döşek serip buyur ettim. Âşık hizmetimden memnun olmuş.

Aradan çok geçmedi. Sivrialan’dan dedeme bir mektup geldi. O zaman köyde oturuyordum. Beni istemişler. Dedem mektubu birisine okuttu. Mektup bittikten sonra dedem:

‘Ula.. benim hizmetçim gidecek, dedi. Ben önce anlamadım. Çünkü kendisine çok hizmet eden vardı. Sonra babamla aralarında konuşmaya başladılar. Babam bu konuşma sırasında:

‘Gözü yok ki çit süre, eli tutmaz ki ekin biçe, diye hoşnutsuzluğunu belirtiyor, Âşık’a verilmeme rıza göstermiyor. Dedem bir ara bana dönerek:

‘Yavrum sana bir şey diyem mi? Kör olmayının ne olur. Sağlam göz kör olmaz mı? Sağlam bacak topal olmaz mı? Allah onun geçimini verir,’ dedi. Sonra babama dönerek:

‘O buraya niye geldi? Nasip almaya geldi. Allah yazmışsa kimse bozamaz,’ deyince ayıktım. Dedeme:

‘Âşık beni mi istemiş,’ diye saf saf sordum. Dedem de bana dönerek:

‘He kızım, nasibinde, kısmetinde varsa seni istemiş,’ diye cevap verdi. İçimden ‘Bir köre mi varacam’ diye düşündüm.

Dedem Hamza Efendi Sivrialan köyüne haber salmış. Babamın karşı koyması fayda etmedi. Bir gün baktım ki bir atlı ile bir eşekli köyümüze geliyorlar. Biri Veysel’in yengesi Yeter, diğeri teyze oğlu İbrahim. Misafirleri buyur ettik. Ertesi günü baba evinden bir batman et olarak çıktım. Çıkış o çıkış.”

Bir Batman et olarak çıkmanın ne anlama geldiğine Gülizar Ana da şöyle yanıtlamıştı:

“Yani kendimi getirdim. Etimi, canımı getirdim. Mal, mülk, çeyiz yok.”

Hep birlikte Sivrialan’a geldiler. Veysel ile baş göz oldular. Bu evlilikten Zöhre (Beşer), Menekşe (Süzer), Zekine ve Hayriye (Özer) adlarında dört kızı, Ahmet, Hüseyin ve Bahri adlarında üç oğlu olacaktı. Hüseyin çocukken ölmüştü.

Gülizar Ana Veysel’e uğur getirmişti. Bir gün Âşık Veysel’in olduğu bir sohbet sırasında şaka ile şöyle söylemişti:

“Benimle evleninceye kadar zorlu çarık çitirmiş bu Veysel. Kısmeti benimle açıldı. Hiç şiir söyleyemezken bülbül gibi ötmeye başladı.”

Nereye gitse türlü türlü çileler Veysel’in yakasını bırakmazken Cumhuriyet’in Anadolu’ya aydınlık götüren öğretmenlerinden Ahmet Kutsi Tecer bir hayırlı işin peşindeydi ki, Veysel’in hayatının bir diğer dönüm noktası olacaktı. 

Yıl 1931’di. Tecer, Sivas Erkek Lisesi’ne edebiyat öğretmeni olarak tayin edilmişti Sivas’ta birkaç arkadaşı ile birlikte “Halk Şairlerini Koruma Derneği”ni kurdu. Kurucular arasında Muzaffer Sarısözen ve Vehbi Cem Aşkun da bulunmaktaydı. Derneğin Başkanı Sivas Belediye Başkanı Hikmet Bey (Işık) olmuştu. Aynı yıl üç gün süren Halk Şairleri Bayramı’nı düzenlediler. Bu etkinlik yurdumuzda ilk “Âşıklar Bayramı” oldu.

Bayram 5 Kasım 1931 Günü başladı. Üç gün sürdü. Katılan on beş aşığın çoğu sazcı ve hikâyeciydi. Aralarında Âşık Veysel, Revani Suzani, Âşık Süleyman, Karslı Mehmet, Hikâyeci Ali Dayı, Âşık Müştak, Yarım Ali, Talibi, Yusuf, San’ati, Âşık Ali vardı. Bunların içinde Süleyman, Talibi, Revani, Suzani ve San’ati halk şairiydi. Hepsi de o zamana göre tanınmamış kimselerdi. Veysel henüz şiir söylemeye başlamamıştı. Bildiği usta mallı türküleri okuyordu. Etkinlikte çalıp çığırdığı türkülerin ilki Çamşıhılı Ali Ağa’dan öğrendiği Kul Abdal’ın “Takdirden gelene tedbir kılınmaz,”diye başlayan deyişiydi. Sonra Ercişli Emrah’tan bir semaiyi seslendirdi:

“Seherde ağlayan bülbül / Sen ağlama ben ağlayım …”

Söylediği üçüncü türkü, yanlışlıkla İzzeti’nin olduğunu sandığı bir türküydü. Bu türküyü daha sonraki yıllarda plağa da okuyacaktı.

“Mecnunum leylamı gördüm / Bir kerece baktı geçti / Ne sordum ne söyledi / Kaşlarını yıktı geçti…” Türküde İzzeti mahlası geçiyor diye Ali İzzet Özkan sahiplendi. Oysa şiir ne İzzeti’nin ne de Ali İzzet’in di. Şarkışla’nın İğdecik köyünden Âşık Veli’nindi. 

Üç gün süren etkinlik boyunca Veysel, Emlek yöresinde söylenen anonim türkülerden “Ne ötersin dertli dertli / Dayanamam zara bülbül / Hem dertliyim hem firkatli / Yakma beni nara bülbül //…” sözlerini içeren türküyü söylemişti. Bir de Karacaoğlan türküsü seslendirmişti:

“Ben meylimi üç güzele düşürdüm
Biri Şemsi, biri Kamer, ille Elif
Onların aşkıyla aklım şaşırdım
Biri Şemsi, biri Kamer, ille Elif …”

Bu türküyü yıllar sonra Ruhi Su okuyacak ve yurdun dört bir yanında sevilerek dinlenecekti.

O gece Veysel bir çağlayan gibi aktı. Dinleyenleri önüne kattı sürükledi. Herkes şaşırmıştı.  Sivas’ın köylüğünde ipek böceği gibi için için kozasını örmekte olan böylesi bir kültürden Sivas’ın merkezinde oturan aydınların haberi yoktu. Ahmet Kutsi Tecer ve arkadaşlarının gayreti amacına ulaşmıştı. 

Program sonrasında Veysel’e 10 lira verilmek istendi. Veysel oldukça yoksul olmasına karşın bu parayı kabul etmedi:

“Siz bize değer verip buraya kadar çağırdınız. Asıl bizim size vermemiz gerekiyor,” dedi. Zorla eline 5 lira koymuşlardı.

1931 yılında Kurtuluş Savaşı’ndan çıkmış bulunan Anadolu insanının yoksul durumunu, Âşık Veysel’in bu etkinlikle ilgili şu anısından öğrenmek mümkündü:

“O gece bizim resmimizi de çektilerdi. Ama kıyafetimiz böyle değildi. Elimde uzun bir değnek, başımda eski bir Sivas şapkası, sırtımda köyde dokunan kara koyun yününden şal bir ceket, yine kara koyun yününden dokunmuş bir şal zıvga, ayağımızda şaldan dolak ve bizim dikmiş olduğumuz çarık vardı. O zaman köyde şaldan başka giyecek elbise yoktu. Kumaş nerede idi. İşte ütüsüz bir elbise ile çıktım sahneye… Elimde ise Zara’nın Girit köyünde yapılan meşe ağacından oyma bir sazım vardı. …”

İlk Halk Şairleri Bayramı etkinliği sırasında Veysel, her yönüyle dikkatleri çekti ve Ahmet Kutsi’nin sevgisini kazandı.

Ahmet Kutsi, 1932 yılında Sivas’a Milli Eğitim Müdürü oldu. Folklor açısından Sivas’ta sağlam bir zemin bulmuştu. Halk kültürünün ortaya çıkması için bütün kuruluşlardan faydalandı.

Ahmet Kutsi, Sivas’ta Veysel’in dışında Talibi ve Ali İzzet gibi âşıkları tanıdı. Türk folklor zenginliklerini o devrin “Halkevleri”ne; her ilde çıkan Halkevi dergilerine ve özellikle de 1941-1945 yılları arası çalıştığı Ankara’daki Ülkü dergisinin başında Ahmet Kutsi vardı. Dergiyi köy şiirleri ve folklor “okulu” haline getirmişti.

Veysel, 1933’e kadar usta ozanlarından şiirlerinden çalıp söyledi. Aslında Veysel Kendi şiirini söylemiyor, onları havalandırmıyor değildi. Ama ortaya çıkarmaya çekiniyordu.

Cumhuriyet’in 10. yıldönümünde Sivas Milli Eğitim Müdürü Ahmet Kutsi Tecer, Sivaslı âşıklardan cumhuriyet ve Atatürk hakkında duygularını şiir diliyle yazmalarını istemişti. Bütün halk ozanları Cumhuriyet ve Mustafa Kemal Atatürk üzerine şiirler yazmaktaydı. O yıla kadar kendine ait hiçbir şeyi gün yüzüne çıkarmayan Veysel, “Atatürk’tür Türkiye’nin ihyası / Kurtardı vatanı düşmanımızdan,” dizesiyle başlayan şiirini düzdü. Bu şiirini gün yüzüne çıkarmakla Veysel unvanını da değiştirmiş oldu.  Artık o Sivrialanlı türkücü Veysel değil, adını tapşıran, mahlasıyla şiir söyleyen Âşık Veysel’di.

Eğer Cumhuriyet olmasaydı, Âşık Veysel de Emlek yöresindeki onlarca türkücü gibi köy sınırları içinde yaşayacak ve sessizce bu dünyadan göçecekti. Otuz yedi yaşından sonra, onu şiire yönlendiren, yüreklendiren Cumhuriyet ve Cumhuriyet’in aydınlığını Anadolu’ya götüren Ahmet Kutsi olmuştu.

Âşık Veysel’in destanını ilk kez, onun sazından, sesinden dinleyen Sivrialan’ın bağlı olduğu Ağacakışla nahiyesinin müdürü Ali Rıza Bey oldu. Nahiye müdürü dinlerken heyecanlandı. Çok beğendi. Bunun bir kopyasını Sivas’a Ahmet Kutsi Tecer’e gönderdi. Bir kopyasını da yazıp Ankara’ya göndermek istedi. Âşık Veysel bu beğeni ile moral buldu. Bir anda, Ankara’ya gidip yüce Atatürk’ün huzurunda okuma arzusu duydu. Nahiye Müdürü’ne:

“Ata’ya ben giderim,” dedi.

Arkadaşı İbrahim’le yayan yapıldak yola düştüler. Yol boyunca uğradıkları yerde saz çaldı, türkü söylediler. Karınlarını doyurdular. Üç ay yol giderek Ankara’ya ulaştılar. Bu yolculuğu Âşık Veysel şöyle anlatmıştı:

“Köyden çıktık. Yaya olarak Yozgat köylerinden Çorum-Çankırı köylerinden geçip üç ayda Ankara’ya gelebildik. Ankara’da Otele gitsek para yok. ‘Nere gidek? Nasıl Edek?’ diye düşünüyoruz. Dediler ki: ‘Burada Erzurumlu bir Paşa Dayı var. O adam misafirperverdir.’ O zamanlar Dağardı diyorlardı, (şimdiki Atıf Bey Mahallesi) orada ev yaptırmış Paşa Dayı. Gittik oraya. Adamcağız hakikaten misafir etti. Birkaç gün kaldık o zaman, Ankara’da, şimdiki gibi kamyon filan yok. Bütün işler at arabalarıyla görülüyor. At arabaları olan, Hasan Efendi adında bir adamla tanıştık. O, bizi evine götürdü. Kırkbeş gün Hasan Efendi’nin evinde kaldık. Gideriz, gezeriz, geliriz; adam yemeğimizi, yatağımızı, her şeyimizi sağlar. Dedim ki: ‘Hasan Efendi biz buraya gezmek için gelmedik! Bizim bir destanımız var. Bunu, Gazi Mustafa Kemal’e duyurmak istiyoruz! Nasıl ederiz? Ne yaparız?”

Hasan Efendi bir gariban adamdı. Yüksek yerlerde bir tanıdığı yoktu. Ama soyadını bile hatırlayamadığı bir milletvekilinin adını duymuştu. Belki onun yardımı olacaktı. Gidip Mustafa Bey adındaki bu kişiyi buldular. Mustafa Bey başından savmak istedi:

“Amaan! Şimdi şaire falan önem veren yok. Kıyıda köşede çalın çağırın. Geçin gidin!” dedi. Veysel ve arkadaşı ısrarlı oldu. Bu kez Mustafa Bey onları Ankara’da çıkan Hakimiyet-i Milliye Gazetesi’ne yönlendirmek istedi, sonra vazgeçti. Pes etmediler. Sonunda, “Matbaaya biz gidelim” diye düşündüler. Sazlarına tel alıp takmaları gerekiyordu. O zamanki adı Karaoğlan Çarşısı olan Ulus Meydanı’ndaki çarşıya gitmek istediler. Ayaklarında çarık, bacaklarında şal-şalvar, şal-ceket, bellerinde bir kuşak… Karşılarına polis çıktı:

“Çarşıya girmek yasak!” Onları tel alacakları çarşıya sokmadı. Ne deseler, etseler faydasızdı.  Kendilerini göstermeden girmeye çalıştılar. Aynı polis yakaladı. Ağzına geleni saymaya başladı. Yalvar yakar, “Efendi” dediler: “Biz dilenci değiliz. Çarşıdan saz teli alacağız.”

O zaman polis, İbrahim’e:

“Tel alacaksan bu adamı bir yere oturt. Git telini al!” dedi.  Böylece sazları yeni tele kavuşur. Ertesi gün Matbaayı buldu, arzularını anlattılar:

“Bir destanımız var. Gazeteye vereceğiz!”

“Çalın bakayım; bir dinleyeyim!” dedi ilgililer. Çalıp çığırdılar. Türkünün sözlerini not edip, ertesi gün gazetede yayınlanacağını söylediler. 

Destan üç gün Hakimiyet-i Milliye gazetesinde yayınlandı.  Ama nasıl?

2 Nisan 1934 tarihli Hakimiyet-i Milliye gazetesinde şu satırlar yer almıştı:

“Dün gazetemize Anadolu’nun saz şairlerinden biri geldi. Sivrialan köyünden olan bu yanık yüzlü adamın iki gözü de görmüyordu. Bu saz şairinin yeni yazdığı koşmalar, inkılabın halkın en görgüsüz tabakalarına kadar nasıl işlemiş, anlaşılmış ve sevilmiş olduğuna en büyük delildir.”

“Görgüsüz tabakadan(!) Veysel” için Atatürk’ten bir haber çıkmadı.  Artık köye dönmeleri gerekliydi. Ama yol paraları yoktu.  Bir Avukat yardımcı olmak istedi. Ellerine bir mektup vererek Belediyeye gönderdi. Ancak belediyedekiler, “Bizim paramız yok, sizi gönderemeyiz. Siz çalgıcısınız. Nasıl geldinizse öyle gidersiniz!” dediler. Aynı Avukat, Valiliğe bir dilekçe yazdı. Valilik belediyeye havale etti. Sonuç yok.

“Mustafa Kemal’e gidemiyok. Halkevine gidek. Bu defa, Halkevine, bizi kapıcılar bırakmıyor ki girelim. Orada dinelip duruyorduk. İçeriden bir adam çıktı: ‘Ne geziyorsunuz burada? Ne yapıyorsunuz?’ diye sordu. ‘Halkevine gireceğiz ama bırakmıyorlar!’ diye cevap verdik.

‘Bırakın! Bu adamlar, tanınmış adamlar! Âşık Veysel bu!’ dedi. O içerden çıkan adam, bizi edebiyat şubesi müdürüne gönderdi. Orada:

‘Ooo! Buyurun, buyurun,’ dediler. Halkevinde bazı milletvekilleri varmış. Şube müdürü onları çağırdı:

‘Gelin halk şairleri var, dinleyin,’ dedi. Eski milletvekillerinden Necib Ali Bey:

‘Yahu dedi bunlar fakir adamlar. Bunlara bakalım. Bunlara birer kat elbise de yaptırmalı. Pazar günü de Halkevinde bir konser versinler!’

Hakikaten bize, birer takım elbise aldılar. Biz de o pazar günü Ankara Halkevi’nde bir konser verdik. Konserden sonra cebimize para da koydular. Ankara’dan köyümüze işte o parayla döndük.”

Veysel Atatürk’ün huzuruna çıkamadan köyüne dönmüştü. Ankara’da destanı yayınlanmıştı. Halkevinde konser vermişti. Üst baş sahibi olmuştu. Cebinde para ile köyüne dönmüştü. Ama Atatürk’e destanını okuyamadığının üzüntüsünü duymuştu.

Sivas Âşıklar Bayramı, arkasından Cumhuriyet’in Onuncu Yılında Cumhuriyet Destanını okumak için Ankara’ya gidişi, Âşık Veysel’i cesaretlendirmişti. Artık arkadaşı İbrahim’le birlikte yurdun dört bir yanına gitmekteydi. Ahmet Kutsi Tecer, Bayrama katılan âşıkların eline “Halk şairi” olduklarına ilişkin bir belge vermişti. Bir anlamda Ahmet Kutsi Tecer ayağının bağını çözmüştü. Gittiği yerlerde bu belgeyi gösteriyorlardı.

Ankara’dan köyüne dönünce, bu kez İstanbul’a gitmeye niyetlendiler. Ancak her birinde bir engel çıktı. Aradan geçen iki yılda İstanbul’a gitmeden önce İzmir’e gitme imkânı buldular. İzmir’de Veysel’i dinleyenlerden biri İstanbul’a Mesut Cemil’e gitmelerini ve radyoya çıkmalarını tavsiye etti. Bir mektup yazıp ellerine verdi. Âşık Veysel ve arkadaşı İbrahim’in arzuları da radyoya çıkıp, seslerini geniş kitlelere duyurmaktı. Belki böylece Atatürk’ün dikkatini çekebilirlerdi.

İstanbul serüveni ve radyoya çıkışlarını Âşık Veysel şöyle anlattı:

“Ankara’dan sonra köye dönüp geldik. İstanbul’a gidek dedik… İstanbul’a gitmezden önce iki kere İzmir’e gitmiştik.

Eskişehir, Eskişehir’in köylerinde falan gezerekten vardık İstanbul’a. İstanbul’a vardık ki otele motele gitmeye gücümüz yok. Orada bizim Sivas’lı “Akpınarlılar”var. Terkos sularında çalışıyorlar. Kasımpaşa’da Kireç Han vardı, oradalarmış. Oraya gittik. Onlar bize yatak verdi. Kaldık bir süre. Radyo daha kurulmamıştı. Tokatlıyan Otelin ordada bir yerde yayın yapıyordu (Beyoğlu Postanesinin üst katı) Rahmetli Mesut Cemil Bey müdürüydü. O bakıyordu.

Mesut Cemil Bey’e İzmir’den bir mektup götürmüştük. Açtı, okudu mektubu. Rahmetli Mesut Cemil, sonra karşılaşmamızı bize şöyle anlattı:

‘Okudum mektubu, diyor. Adamlara bakıyorum, bunlar ne bilecekler ne söyleyecek? diyorum kendi kendime!’ Sonradan söylüyor bunu.

‘Çalın bir dinleyeyim bakayım,’ dedi. Çaldık dinledi.

‘Akşam saat 8’de gelin,’ dedi. Sonradan anlatıyor: ‘Öyle dedim ama çalmaya başlayınca gözlerimden yaş dökülmeye başladı,” diyor Mesut Cemil Bey.

Akşam geldik, dedi ki:

‘İyi söyleyin, bütün dünya dinleyecek.’ Ben zannettim ki, bütün dünyaya duyurmak için fazla bağırmak lazım. Ben türküyü bitirince Mesut Cemil Bey, ‘Hiç’ dedi ‘kendini sıkma, yalnız benim demem şu; öksürüp pıskırma, kelimeler açık olsun, en hafif de söylesen duyulur!’ böyle dedi.

Çaldık. Daha saz çalınmamış radyoda. Biz çalıp bitirdikten sonra, çiçekler geldi masanın üzerine, herkes birer kart yazmış, dolu masanın üzeri. ‘İstanbul halkı sizi çok sevdi,’ dedi Mesut Cemil Bey, ‘bak çiçeklere!’

Eeee, tabii biz çiçeği ne yapacağız, evimiz yok barkımız yok.. ‘Bu buraya lâyık,’ dedik biz çıktık. Arapkirli Mehmet Efendi diye bir adam duymuş gelmiş. Kapıda bizi beklermiş… Aldı bizi götürdü. Kuledibi’nde bir apartmanda kapıcıymış adam, zemin katta masayı kurdu, biz yiyip içiyoruz, çalıp çağırıyoruz…

Biz çıktıktan sonra rahmetli Atatürk telefon ediyor: ‘Onlar kimse bana gönderin’ diyor. Mesut Cemil Bey, ‘Çıktılar adreslerini bilmiyom,’ diyor. Polis müdüriyetine telefon ediyor, gece yarısına kadar arıyorlar İstanbul’u. Yok yok..!

Sabahleyin geldik radyoya Mesut Cemil Bey:

‘Yahu neredeydiniz?’ dedi. ‘Bir fırsat kaçırdık ki…’

‘Hayrola neymiş? Mesele böyle böyle, dedi.

‘Eee, ne yapalım?’

‘Ben bir mektup yazayım Yaver Şükrü (Tezer) Bey’e. Mektubu alın, sazı da alın doğrudan doğru Dolmabahçe Sarayı’na gidin. Ne çıkar ikbale bakalım?’

Yazdı mektubu… Gittik oraya, Polisler tanımıyor tabii… ‘Ne o?’ dediler, anlattık:

‘Akşam Atatürk aratmış, şimdi duyduk geldik.’

‘Evet evet… Bırakın,’ dediler, geçtik içeriye.

Alt kata vardık, tabi orada oturanlar, paşalar, şunlar bunlar… Sazla varınca onlar da ‘Ne istiyorsunuz?’ diye sordular.

‘Yaver Şükrü Bey’i göreceğiz’

Haber verdiler, geldi. Mektubu verdik, açtı okudu:

“O bir zevk zamanı idi malum ya, şimdi çalışma zamanı. Haber vermeme imkân yok, veremem,’ dedi. Adresimizi aldı. ‘Nerede olsanız bulurum eğer hatırlayacak olursa,’ dedi. Öylelikle kaldı. Görüşemedik.”

Bir şanssızlık eseri, Türk ulusunun çağlar boyunca, yetiştirebildiği iki değerli adamı karşı karşıya gelemedi. Bu durum, ölene kadar Âşık Veysel’in içinde bir yara olarak kaldı.

Âşık Veysel yılda üç beş ay yurdun dört biryanına gidiyor, bereketli Çukurova’yı dolaşıyordu. Sonra köyüne gidip çifti çubuğuyla uğraşıyordu. Ünü günden güne yayıldı. Veysel’in hayatının kilometre taşlarından birisi de 1938 yılında Atatürk’ün ölümü üzerine söylediği, “Atatürk’e Ağıt” adlı deyişi olmuştu:

“Ağlayalım Atatürk’e
Bütün dünya kan ağladı
Başbuğu  olmuştu mülke
Geldi ecel can ağladı….”

Bu deyiş hemen plağa alındı. Radyoda çalındı. Kasaba ve şehirlerde de hoparlörler aracılığı ile geniş kitlelere duyuruldu. Âşık Veysel’in yurt genelinde tanındı.

1940 yılından itibaren arkadaşı İbrahim’le yolları ayrıldı. Artık Küçük Veysel diye anılan Veysel Erkılıç’la gezmeye birlikte türkü söylemeye başladı. 

Âşık Veysel’in Şairliği Tanrı vergisiydi. Bundan yararlanmanın yollarını arayan Ahmet Kutsi Tecer, Sabahattin Eyüboğlu, Bedri Rahmi Eyüboğlu, İsmail Hakkı Tonguç ve Bedrettin Tuncel’in girişimleriyle Köy Enstitülerinde saz ve müzik eğiticiliğine başladı. Tonguç’un eğitim ordusuna katılarak, bir nefer gibi çalıştı. Âşık Veysel’in yaşamında ve kişiliğiyle sanatının oluşumunda en büyük etken, köy enstitülerinde saz öğretmenliği yaptığı dönemdi. Âşık Veysel’in 1941’de Arifiye’de başladığı görevine sonraki yıllarda Hasanoğlan (1942), Çifteler (1943), Kastamonu-Gölköy (1945), Yıldızeli Pamukpınar (1945), Samsun-Ladik ve Akpınar Köy Enstitüleri’nde (1946) devam etti.

Şöyle söylemişti:

“Enstitü bir kovana misaldir
Her türlü çiçekten alır bal yapar
Yurdumuz içinde doğru bir yoldur
Memlekete kanat takar kol yapar…

Veysel’in Köy Enstitülerindeki görevi 1946 yılına kadar sürdü. Oralarda Sabahattin Eyuboğlu, Ruhi Su, Yaşar Kemal… gibi aydınlarla dostluk kurdu. Onu, Hasanoğlan Köy Enstitüsü’ndeyken gören Yaşar Kemal, şöyle anlatı:

“…Veysel en yeni şiirlerini Hasanoğlan’da yazdı. Hem de en güzel şiirlerini Veysel yeni bir Veysel olduysa Hasanoğlan Köy Enstitüsünde oldu. Oradan saz öğretmeni olarak yeni oluşan aşklı şevkli bir köy dünyasına katıldı. İlk yıllarda Hasanoğlan, yapmanın, yaratmanın bir sevinç şakımasındaydı. Veysel de bu şakımayı iliklerine kadar yaşadı. Ben Veysel’i o yıllarda tanıdım. Sevinçli bir şakımadaydı. ‘Karacoğlan da böyle şakır mıydı?’ diye sordum Veysel’e. Önce anlamaz gibi yaptı. Sonra birden güldü. Uzun güldü. ‘Karacoğlan böyle şakıyamazdı fukara’ dedi. ‘Onun Hasanoğlan’ı yoktu.’ dedi.”

Âşık Veysel, ünlü “Kara Toprak” şiirini 1943 yılında Eskişehir Çifteler Köy Enstitüsü’ndeyken söylemişti. “Esti bahar yeli karlar eridi” , “Açtı bahar çiçekleri Ada’nın” şiirlerini Arifiye’de “Mektup” , “Gidiyorum gündüz gece”, “Hayran oldum o dallara” şiirlerini Hasanoğlan’da,  yazmıştı.

Köy Enstitülerinde Âşık Veysel ne yapıyordu? Bu sorunun yanıtını şöyle vermişti:

“Oradaki görevim kurs için gelen eğitmen adaylarına ve diğer talebelere saz dersi vermekti. Benim için bir müzik salonu vardı. Orada hangi sınıfın hangi dersi olursa, sınıflar gelir, ben orada ders yapardım. Ben çalardım onlar dinlerler. Okulda sazları vardı. Talebeler onlarla çalarlardı. Sonra sazlarının düzenlerini yapardım. Mamafih bazı çocuklar çok merak ederler ve sazı öğrenirlerdi. Hatta zaman zaman karşılaştığım çocuklardan bazıları saz için memnuniyetlerini söylerlerdi. Ben o zaman kendimi mutlu hissederim.”

Köy Enstitülerinde Âşık Veysel’in karşılaştığı veya bir süre birlikte çalıştığı kişilerden biri Ruhi Su oldu.

Âşık Veysel öğretmenlik yapmadığı Köy Enstitülerinin çoğunda konserler vermiş, konuk olduğu günlerde köylerden gelmiş öğrencilerle yakından ilgilenmişti. Bunların arasında Malatya /Akçadağ, Adana / Düziçi, Erzurum / Pulur, İstanbul / Kepirtepe, Çanakkale / Savaştepe Enstitüleri de vardı.

Âşık Veysel Köy Enstitülerinden niçin ayrıldı? Erdoğan Alkan şöyle anlatmıştı:

“Âşık Veysel ‘Bugün mektup aldım gül yüzlü yardan / Bekletme sılada gel deyi yazmış / Sivralan köyünden bizim diyardan / Dağlar mor menevşe gül deyi yazmış, dizeleriyle başlayan o çok güzel ‘Mektup’ şiirinin öyküsünü bana şöyle anlattı: ‘Enstitülerdeki hayat beni sıktı. Günde bir iki saat derse girer sonra bir odada yapayalnız kalırdım. Oturup sanki karımdan mektup almış gibi bu şiiri yazdım. Köyünü özlemiş diye izinli gönderdiler. En son Lâdik’te çalıştım. On beş gün izinli köye döndüm, bir daha geri gitmedim.’ Bunları söyledikten sonra Âşık, bilgi dağarcığının varsıllaşmasında köy enstitülerinin büyük payı olduğunu da ekledi.”

Âşık Veysel’in uzun ince yolunda Köy Enstitülerinin önemli bir yeri vardı. Ama o “Bülbülü altın kafese koymuşlar, ah vatanım demiş” dercesine o köyünü, kasabasını, ilini özlüyor, özgür olmak istiyordu.

Köy enstitülerinde binlerce öğrenci Aşık Veysel’i tanımıştı. Onlar öğretmen olarak yurdun dört bir yanında görev yaparken Aşık Veysel’i konuk ettiler. Halkla, öğrencilerle buluşmasına, konser vermesine yardımcı oldular.

“Sarsılmaz halkevi sağlam temeli
Halka ışık tutar yorulmaz eli
Halka hizmet kuruluşu emeli
Atatürk sesi var halkevlerinde…”

Âşık Veysel’in 1940’lı yıllarda vücut bulduğu sanat mahfillerinin başında halkevleri geliyordu.  1943’de Ankara Halkevi’nde orkestra eşliğinde bağlama çalan Âşık Veysel’in şiirlerinin toplandığı ilk kitabı ‘Deyişler’, 1944’te Halkevleri Genel Merkezi tarafından yayımlandı.

1932-1951 arasında halkevleri dergi, kitap ve broşür olarak birçok yayın yapmıştı. Hemen hemen her halkevi şubesinin bir dergisi vardı. Dergilerin yayın politikası belli bir merkezden ve özellikle Ülkü dergisinin patronajı altında yürütülmekteydi. Ülkü dergisi bu dönemde diğer bütün halkevi dergilerine bir model oluşturmuş, onları yönlendirmişti.

Halkevleri, şubeleri aracılığıyla Anadolu’da Türk Halk Edebiyatı ve Türk folkloruna ilişkin geniş bir tarama ve derleme çalışmaları yapmaktaydı.

Bu yılların en önemli edebî olaylarından birisi, Âşık Veysel’in keşfedilmesi ve ülke çapında tanıtılması olmuştu. 1932-1950 yılları arasında halkevlerinin yayımladığı 70 dergi ve 250’den fazla kitapta binlerce şiir, yüzlerce öykü, onlarca piyes yayınlanmıştı.

Son yıllarda Ülkü Dergisi’nde şiirlerine müdahale ediliyordu. Bu da Veysel’in hoşuna gitmiyordu.

1950 yıllarına doğru, Türkiye’de toplumsal ve politik eleştiri yapmak tehlikeli sayılıyordu. Âşık Veysel’in eleştirici bazı şiirleri, sonra haberi olmadan değiştirilmişti. Örneğin, 16 Nisan 1948 günkü Ülkü dergisi’nde (III 2/15) “Tanrı’ya Hitap” adıyla bir şiiri Şöyle yayımlanmıştı:

Memleketi gören sensin
Yok gözünde perde senin
Haksıza yol veren sensin
Yok mu suçun burda senin

Memleketin eleştirisinden hoşlanmayan güçler, sonraki tüm yayımlarında şiiri, “Bu âlemi gören sensin”e çevirmişti. Öte yandan yine Ülkü’nün Haziran 1948 sayısında yayımlanan “19 Mayıs Destanı”nın “İnönü üfledi ateş alıştı” diye başlayan dörtlüğü, 1950’den sonraki yayımlarında kaldırılmıştı. 14 Mayıs 1950’den sonra Âşık Veysel’in Ülkü’de şiirleri görülmedi.

1927 Yılında İçişleri bakanı olan Şükrü Kaya, halk şiirine ve ozanlarına sıcak bakmıyordu. O yılların Valileri de Bakan’ın görüşleri doğrultusunda davranıyorlardı. Âşık Veysel o yılları anlatırken şöyle demişti:

“Elimizde sazla bir kasabaya bile gidemiyorduk. Hem ayıp hem de günahtı. Bir polis bir jandarma görmesin hemen sazımı elimden alıyor, doğru fırına atıyordu. Ayağımızın bağını Ahmet Kutsi Bey çözdü. Elimize bir kâğıt vermişti. Her gittiğimiz yerde gösteriyorduk. Böylece serbest dolaşma imkânına sahip olduk.”

Âşık Veysel, İbrahim Aslanoğlu’na şöyle anlatmıştı:

“Bir gün arkadaşım İbrahim’le Adana’ya gitmiştik. Bakırcılar içinde gezerken bir meraklı bizi dükkânına çağırdı. Oturduk. Arzusu üzerine saz çalmaya başladık. Meğer dükkânın asıl sahibi bir komşusu ile karşı dükkânda namaz kılıyormuş. Sesi duyar duyar hemen koşup yanımıza geldi. Ağzına geleni saymaya başladı. Nerdeyse kolumuzdan tutup bizi kapı dışarı edecekti. Allah’ın ve peygamberin men ettiği bu sazı çalacağımıza, cami avlusunda oturup dilenmek daha iyimiş.  Dükkânda bes bereket kalmayacakmış. Bir sürü laf. ….

Âşık Veysel, 1946 yılında Köy Enstitülerini bıraktıktan sonra, yurdun dört bir yanın gezmekle birlikte köyüne daha çok zaman ayırma imkânı buldu.

Bir söyleşide köylülerin, burada yetişmez dedikleri, ünlü elma bahçesinden şöyle söz etti:

“1949’da diktirdim. Ben dikerken herkes bana güldü. Hee!, dediler. Burada elma yetişecek? Şimdiye kadar adamların aklı yokmuş da? Bu elma yetiştirecek burada. Dinlemedim diktim. Rahmetli ağabeyim vardı. Onu da bahçenin başına koydum, baktı. Elma yetişince köylüler Ulaaan, Veysel kör değilmiş, biz körmüşüz, dediler. Şimdi bizim bahçe ile köyün arası elmalarla dolu. Herkes dikiyor. Civar köyler de başladılar. Şimdi Şarkışla’da ünlenmiş. Âşık Veysel’in elması diye satıyor satıcılar. Niğde’den getiriyorlar, yine öyle. Vallahi öyle…”

Veysel’in meyve bahçesi köyün gurur kaynağı olmuştu. 

“Tarlam sana üç yüz fidan aşlasam
Tarla coşar fidan coşar el coşar
Gücüm yetse hemen işe başlasam
Kazma coşar kürek coşar bel coşar

Muhitime örnek olsun maksadım
Sevinir evlâdım söylenir adım
Hız ile yürürdüm olsa kanadım
Yolcu coşar ayak coşar yol coşar…”

Aynı yıl İstanbul’da bazı göz doktorları, gözünü açmak umuduyla kendisini ameliyat yapmak istediklerini söylediler. Kabul etmedi. Yaşar Özürküt’ün kendisi ile yaptığı röportajda bu konu hakkında şöyle demişti:

“Evet evet… Mesela ben, bu şey olmaz ama icap etti söyleyim… Şeyde İstanbul’da geldiler ‘gözlerini açalım’ dediler. İstemem dedim…’ Yahu nasıl olur da istemezsin. Bu fırsatı insan kaçırır mı?’ dediler. İstemem dedim tekrar. ‘Sebebi’ dediler. ‘Sebebiyse, ben şimdiye kadar kafamda bir yuva kurmuşum. Gözüm açılırsa, o yuva dağılır. Tekrar kurmaya imkan olmaz. Bu yuvayı dağıtmak istemiyorum’ dedim. Adamlar da gittiler. Onun üzerine şunu yazmıştım. Siz diyorsunuz ki geniş anlamlar var şunlar bunlar.

‘Bir küçük dünyam var içimde benim
Mihnetim ziynetim bana kâfidir
Görenler dar görür geniştir bana
Sohbetim ülfetim bana kâfidir

İstemem dünyanın saltanatını
Süslü giyimini Arap atını
Bilirsem Türklüğüm var kıymetini
Vatanım milletim bana kâfidir

İsterdim hayatta düşmanla savaş
Milletime kurban olaydı bu baş
Nasip değil imiş şehitlik kardaş
İmanım niyetim bana kâfidir

Dünya geniş olsun ister dar olsun
Yeter ki kalbimde iman var olsun
Her zaman milletim bahtiyar olsun
Rütbemle mesnedim bana kâfidir

İçimde beslerim bir büyük ordu
Çiğnesin düşmanı yükseltsin yurdu
Azmi zihniyeti Veysel’in derdi
İşte bu niyetim bana kâfidir’

Benim âlemim, herkesin âlemine karşı bir âlem değil. Çünkü dünyadan bihaberim. Dünyayı gezdim, ne gördüm. Hiçbir şey görmedim. Yalnız dünya beni gördü. Ben dünyada gezdim, işte Ankara’dayım ne görüyorum. Hiç. Ama âlem beni görüyor. Benim dünyaya gelişim, gidişim bu şekilde.

– Fakat öyle bir dünya görüşü var ki sizde; herkesin göremediğini görüyorsunuz. Biz ağacı görüyoruz, fakat sizin görüşleriniz gibi göremiyoruz. Bu görüş Karacaoğlan, Pir Sultan, Dadaloğlu gibi, ya da Âşık Veli, Kemter Baba gibi asırlar ötesine kalacak bir görüş, bir deyiş. Fakat onların şanssızlığı, teybin, bantın, plağın, pikabın olmayışı.

-Olmayışı evet.

-Böyle canlı kalamamışlar. Şimdi ben sizden, çok özel bir şey isteyeceğim. Diyeceğim ki Âşık Veysel, 2000 yılında, ya da 2100 yılında, Allah hepimize uzun ömür versin ama her halde 2000’li yıllarda olmayacağız.

-Olmayacağız.

-Ama radyo olacak ve şu bant kalacak radyoya. Diyeceğim ki Âşık Veysel 2000’li yılların kuşağına sesleniyor, fakat kendisi yok. Biz de yokuz. Âşık Veysel o kuşağa ne der?

-Eveeet. Âşık Veysel o kuşağa ne der…

-Evet, şöyle söyleyeyim, yani istediğiniz gibi söyleyin. Ben hiç karışmayayım. Düşünün ki bizler yokuz dünyada. Fakat radyo var, dinleyicilerimiz var.

– Onlara söyleyişim şu olacak: Çalışmak, azim, fikir. Efendime söyleyeyim, bunlar mevcut olacak. Dönmeyecek azminden insanlar. O azminden dönmeyen insan, muhakkak erinde geçinde arzusuna ulaşır. Fakat azim deyince o da, biri yani yanlış yola azim etmiş, o muhakkak yolda kalır. Fakat doğru yola azmederse, o kendini bir selamete çıkartır. Ve ismini baki kor dünyada, kendi de baki kalmış olur. Yoksa yanlış yola azmetmiş, onun muhakkak bir gün kafasına vururlar. Ondan hayır çıkmaz. Çıksa kalsa bile herkes nefret eder. İnsanlar iki şeyle anılır; biri nefretle, biri rahmetle. Nefretle anıldıktan sonra, hiç anılmasın. …”

Kırk yıla yakın süre dar bir çevrenin dışına çıkmamış olan Âşık Veysel, aynı zaman diliminde yaşayanlardan ve çevrede bilinip söylenen aşklardan etkilendiği, onların menkıbelerini öğrendiğini söyleyebiliriz. Duyduklarını teyp gibi belleğini kaydettiği bunları mantık süzgecinden geçirdiğini biliyoruz.

“Âşık Veysel ve Çevresi”ni ele alırken; etkilendiği geçmişte yaşamış ozanlar, Âşık Veysel’i yetiştiren Çevre Ozanlar, Âşık Veysel’i yetiştiren aydın çevre ve Âşık Veysel’in yetiştirdiği ve etkilediği çevre olmak üzere dört ana konuyu ele almak gerekir.

Ona âşıklığın ne demek olduğunu ve ilk şiir zevkini tattıranları anlatırken şöyle diyordu: “Gözlerimi kaybettiğim zaman babam elime saz verdi, çocuk varsın oyalansın’ dedi. Sonra da Pir Sultan Abdal, Hüseyin, Kul Sabri; Veyselî, Kemter Baba, Veli ve Sıtkı’dan demeler söyleyip ezberletti. İşte ilk tanıdığım şairler bunlardır.”

Âşık Veysel kendisini yetiştirenlerden bahsederken Ahmet Kutsi Tecer’in adını andıktan sonra şunları söylemişti:

“Allah rahmet etsin Mesut Cemil, Sabahattin Eyüboğlu, Baki Süha, Refik Ahmet… Hepsini saymaya imkân yok. Bunlar benim yolumu tıkamadılar, açtılar. Her zaman ve her vesile ile cesaret verdiler. Zaten beni gerçekleştirenler de onlardır. Hakkımda yazdıkları yazılarla bugünkü duruma gelmeme sebep oldular. Adlarını her zaman saygıyla anarım. Bir gün ‘Mektup’ şiirimi yazdırmış, Ülkü mecmuasının idarehanesine bırakmıştım. Ahmet Kutsi Tecer’le, rahmetli Ahmet Hamdi Tanpınar görüp okumuşlar. Tanpınar çok beğenmiş, ‘Artık ben şiir yazmayacağım’ diye iltifat bile etmişti. Bunlar hep kırkımdan sonra tanıdığı kimseler.”

Ancak Alevilik, Bektaşilik ve tasavvufun derinliklerine inmesinde Salman Baba’nın öğretileri etkili oldu.

Selman Baba bir Bektaşi dervişiydi. Önce Hardal köyünde halife baba olarak görev yapmıştı. Dergahının kapatılmasının ardından derhal Salih Niyazi Dedebaba’nın yanına gitmişti.

Tekkeler kapatılır ve Hacıbektaş Dergâhı kapısına kilidi vururken, son Dedebaba Salih Niyazi on iki halife baba’ya kısa ve anlamlı olan şu sözlerle veda etti: “Başınızın çaresine bakın.” On iki halife babadan üçü Şarkışla’nın Emlek köylerine geldi. Bunlar Hakkı Baba, Muhtar Baba, Selman Baba’ydı. Aslen Hacı Bektaş’lı olan Selman Baba irşat görevi için Anadolu’ya çıkıp birçok yeri gezdi. Daha sonra Şarkışla’nın Kale köyüne geldi. Bir süre burada kaldıktan sonra Hardal köyüne, oradan da türbesinin bulunduğu Mescit(li) Köyü’ne gelip yerleşti.

Selman Baba köylülere patates, soğan, turp, salatalık ve domates yetiştirmeyi öğretti. Kısa sürede yörenin ileri gelenleri dergâhta toplandı. Tekke bir eğitim merkezi durumuna geldi.  Her gün sabahlara kadar dervişlerine okur ve okuduklarını tartışırlardı.

Aşık Veysel’in haftalarca Selman Baba ile sabahladıklarını Mescitli köyü yaşlıları anlatmıştı. Aşık Veysel’in Selman Baba ile ilişkileri tasavvuf şiirlerinin oluşumuna öncülük yapmıştı. Salman Baba, 1944 yılında Hakk’a yürüdü.

Âşık Veysel, 1934 yılında soyadı kanunu çıktığında, soyadını “Ulu” diye aldı. Ancak daha sonra sülale adını soyadı yaptı. “Şatıroğlu,” oldu.  Veysel Şatıroğlu, şiirlerinde genellikle Veysel, bazen de Âşık Veysel, Sefil Veysel ve Veysel Şatır gibi mahlaslar kullandı.

Âşık Veysel, kendisine bade içme gibi sanal hikâye düzecek bir kimse değildi. Ama geleneğin manevi yönünün inkârcısı da değildi.

“Karacaoğlan, Dertli, Yunus soyum var  / Mansur’a benzeyen bazı huyum var..” demişti. 

“Enel Hak!” diyen Mansur’un yolunda olduğunu vurgularken, Dolu, yani bade, yani aşk şarabı içmenin geleneksel yönünü vurguluyordu:

1952 yılında ona büyük bir jübile düzenlendi. 1965 yılında  Türkiye Büyük Millet Meclisi, “Ana dilimize ve milli birliğimize katkılarından dolayı “ vatanî hizmet tertibinden aylık bağladı. 1971 yılında rahatsızlandı.  Çeşitli hastanelerde tedavi gördü.  1973 yılı ocak ayında doğum yeri olan Sivrialan’a getirildi. Artık hayattından ümid kesilmişti. Son şiirinde veda ediyordu: 

Selam, sevgi hepinize
Gelmez yola gidiyorum
Ne karaya, ne denize
Gelmez yola gidiyorum.

Eşim dostum yavrularım
İşte benim sonbaharım
Veysel karanlık yollarım
Gelmez yola gidiyorum.

Aşık Veysel, 21 Mart 1973’te doğum yeri olan Sivrialan’da hayata gözlerini yummuştu. Vasiyetinde ‘Mezarımın üzeri betonla kapatılmasın, ot bitsin, koyun yesin, süt olsun, kuzu olsun, et olsun, memlekete hizmet olsun’ demişti.

Âşık Veysel’in dış dünya görüşü içinde, yaşadığı sosyal çevre vardı. Cumhuriyet’in ilk aydınlarının Anadolu’ya götürdükleri ışık ve sıcaklık vardı. Bir yandan da göz gibi bir organını yitirmiş insanın fiziki ve ruhi yükü eklenmişti. Gözlerinin görmeyişi, doğal olarak onu etkilemişti:

“Kuş olsan da kurtulmazdın elimden / Eğer görsem idi göz ile seni” derken bu anlamda duyduğu acının ne kadar derin olduğunu gösteriyordu.

O yüzyıllar ötesini aynen tekrarlayan klasik anlamda algılanabilecek bir âşık değildi. O geleneği çağdaş yörüngeye taşımış, yeni bir ivme kazandırmıştı. Bu gerçeği Ahmet Kutsi Tecer yıllar önce görmüş şunları yazmıştı:

“Aşığımız, Şarkışla’nın nüfus kütüğünde Cumhurluk vatandaşı olarak “Şatıroğlu” adı ile kayıtlı bir Türk’tür. Hayatının bu son yirmi yılı içinde sanatını genişleten, sazına ve sözüne zamanın rengini getiren çağdaş bir sanatçı olarak da Şatıroğlu vardır.   ….

Onda millet-halk bütünü duygusu, onda vatan-toprak duygusu hakimdir…”

Âşık Veysel bir yandan kendini kahır ve sabırla yetiştirmiş, sözlü halk kültürünün gelenekçi saz şairliğinin bozulmamış bir örneği veya halkası gibi görülürken, öte yandan çağın sesine kulak vermiş, kör inanışlarla savaşacak kadar aydınlanmış, eski sazla yeni sözler söylemesini bilmişti.

Aldanma cahilin kuru lafına
Kültürsüz adamın külü yalandır
Hükmetse dünyanın her tarafına
Arzusu hedefi yolu yalandır.”

Veysel’in okuması yazması yoktu. Bunun eksikliğini tatmış, zorluklarını yaşamıştı. Onun için cehalete karşıydı. Her türlü kötülüğün cahillikten kaynaklandığını işaret ediyordu. Her iyi şeyin ancak eğitimle, bilgiyle, kültürle olacağına inanmış, ilim ve kültürü insanlarımıza birinci hedef olarak göstermişti. Kültürsüz insanın külü yalandır” derken cehaletin zararlarını örnekleriyle anlatıyordu.

Toprağı severken, çiftçilerin yaşayışını anlatırken, çevresini işlerken, ağaçlara, çiçeklere yönelirken gerçeklere sıkı sıkıya bağlıydı. Alevî Bektaşî geleneğini sürdürmesi, yetiştiği ortam, yaşadığı çevre, edindiği şiir bilgileri gereğiydi.

Veysel, ülke kalkınması için çalışmanın lüzumuna inanıyordu. Büyük Önder’in gösterdiği hedef olan çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak için teknolojide tarımda, sanayide atılım yapabilmesi için, ülke insanının gaflet uykusundan uyanması için çalışmak çalışmak çalışmak gerekliydi.

“Son verelim iftiraya, bühtana
Kardeşane çalışalım can cana
El birlikle çalışalım vatana
Çok okul, fabrika kuralım kardeş...”

Yirminci yüzyılın Türkiye’sinde, Cumhuriyetçi Halk Aşığı Veysel, halkın dili ile halka ters tepki yaratmayacak dozlarda halk öğretmenliği yaptı. Cumhuriyet’e kol kanat gerdi.

Âşık Veysel birleştiren, yücelten, birlik ve beraberlikten asla taviz vermeyen biriydi. İnsanlarımız arasındaki ırk, mezhep gibi yapay ayrılıklara karşıydı. En belirgin özelliği; Yunus gibi “Yaratılanı severiz yarayandan ötürü” anlatımında olduğu gibi insan sevgisiydi.

Şiirlerinde Atatürk’ü anlatmış, devrimlerini dile getirmişti. Pek çok şiirinde ise Türklüğü ile övünmüştü:

“Muhabbetin canda haslardan hastır,
Avutur Veysel’i bir şen piyestir.
Türk adı babamdan bana mirastır,
Daha bundan başka adı neyleyim.

diyen Âşık Veysel için sevgilerin en yücesi Vatan sevgisiydi.

Âşık Veysel’in iki dünyası var. Biri dışa dönük fiziki olarak yaşadığı karanlık dünyası; diğeri ise içe dönük, derin, geniş, zengin ve aydınlık iç dünyasıydı.

Âşık Veysel’in içerisinde vücut bulduğu maddi dünya ile ilgili düşünceleri sıkça dile getirildi. Onun birlik beraberlik, çalışma güzelliği, eğitimin önemi, Atatürk, cumhuriyet, yurt, vatan, doğa, toprak sevgisi gibi onlarca konuda görüşleri, düşünceleri, topluma öğütleri dillendirildi. Âşık Veysel daha çok bu nitelikleriyle tanındı, sevildi. Ama onun sırr-ı nihanı, manevi dünyasındaki aşaması öğrenince değeri daha ileri boyutlara taşınacaktı. 

Âşık Veysel ilk eğitimini, tekke kültüründen almıştı. Fiziki durumu çocuk yaşlarda tekkelere gitme imkânı vermese bile, başta babası olmak üzere tekkelerle ilişkisi olan kişilerin bulundukları ortamda büyümüştü. Anılan tekkeler, tasavvuf felsefesini ve Yunus Emre’yle başlayan halk şiirini on üçüncü yüzyıldan yirminci yüzyılın başlarına dek geliştirip getiren Bektaşi ve Alevi ocakları, kültür yuvalarıydı. Doğal yapısında insan sevgisi hümanizma temeli vardı.

Gözleri görmüyordu. Okuma yazması yoktu. Çevresinde de her an kendisine kitaplar okuyacak kimsesi bulunmadı. Bir dergâhta, hamlığını pişirecek, olgunlaştıracak imkân ve ortam bulamadı. Ahmet Yesevi öncesi ve sonrasının insanlık sanatı sırlarına nasıl sahip oldu? Sırların sırrıyla sırr-ı nihanla nasıl donandı? Bilinen gerçek şuydu: Âşık Veysel, arifti, irfan sahibiydi. Gözlerinden eksilen ışık, sezgi ve düşünce yeteneğine katılmıştı. Anlayışlı, varışlı, halk bilgesiydi. Bir konuyu çok düşünmeye ihtiyaç duymadan ve zorlanmadan kolayca anlayan; zevk ve vicdan sahibiydi. Yapmacık ve gösterişten uzak kalp gözüyle sezdiğini anlayan, bildiğini sanatıyla anlatandı.

Âşık Veysel felsefe âlimi değildi ama halk feylesofuydu. Agahtı, öngörülüydü. Varoluş, varlık, ahlak, iyilik, bilgi, gerçek ve güzellik konularına sezgileriyle ulaşmıştı. Zaman ve mekânın, düşünme ve düşüncenin doğasını bilen, estetiği, güzelliği algılayandı. Belki yıllar süren sorgulamaların sonunda Yaratan’a ve evren içinde kendi varlığının yerine ulaşmıştı.

Yesevî’nin aydınlığında mayalanan yoğurulan, pişirilen kuşaktan kuşağa aktarılan, eşref-i mahlukat olabilme sanatı, uzun ince yollardan geçerek Aşık Veysel’i kucakladı. 

Aşık Veysel’i, Ahmet Yesevî ve süreklerinin XII. yüzyılda Anadolu topraklarına gönderdikleri ve onlara bağlananlar, zaman ve mekân içinde Mevlâna, Hacı Bektaşi Veli, Yunus Emre gibi bir kutup saymak mümkündü.

Onlar, Tanrı aşığı ve insanlık dostuydular. Her şeyden önce dillerine bağlıydılar. Hoca Ahmet Yesevî, 71. Hikmet’te Türkçe ile ilgili şunları söylemişti:

“Hoş görmemekte alimler sizin dediğiniz Türkçe’yi / Ariflerden işitsen açar gönül ülkesini / Ayet hadis anlamı Türkçe olsa uygundur, / Anlamına yetenler yere koyar börkünü… …./ Miskin, zayıf Hoca Ahmed yedi ceddine rahmet, / Farsça dilini bilerek güzel söylemekte Türkçe’yi…”

Yunus Emre, Mevlâna’nın bile Farsça yazdığı dönemde: “Söz ola kese savaşı söz ola kesdire başı / Söz ola ağulu aşı balıla yağ ede bir söz,” diyerek, Anadolu’da Türkçenin en temiz, sade ve güzel örneklerini sunmuş, halkın gönlüne seslenmişti.

“Türk’üm Türklere bağlıyım / Türk evlâdı Türk oğluyum / Vatan aşkıyla doluyum / Sevgim yaptı ben değilim,” diyen Aşık Veysel, Türklüğü en büyük miras sayarak şöyle diyordu:

“…Türküz Türkler yoldaşımız
Hesaba gelmez yaşımız
Nerde olsa savaşırız
Türküz türkü çağırırız…”

Mevlâna Celâlettin Rumi dilince, “cömertlik ve yardım etmede akarsu gibi, şefkat ve merhamette güneş gibi, başkalarının kusurunu örtmede gece gibi, hiddet ve asabiyette ölü gibi, tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi, hoşgörülükte deniz gibi, ya olduğun gibi görmek, ya göründüğün gibi olmak insanlık sanatı öğretiminin ilk derslerindendi.

Yesevi öğretisinin çatısı, sevgi ve hoşgörü üzerine kurulmuştu. Kur’ân-ı Kerîm, Bakara (2) 256, ayette “Dinde zorlama, baskı yoktur hükmünü taşımaktaydı. Maide Suresi 5/48’de hoşgörü ve müsamahanın sınırları yer alıyordu: “…Eğer Allah dileseydi sizi(n hepinizi) tek bir ümmet yapardı; ancak (bu şekilde ayrılıp farklılaşmaya müsaade etmesi), verdikleriyle sizleri denemesi içindir. Artık hayırlı işlerde yarış ediniz…”

Ahmet Yesevî, temel düşüncesinin özünde bu hükmün varlığını söyleyebiliriz.  O, insanî ilişkilerde kutuplaşmayı kabul etmezdi. Kendisi gibi düşünmeyenleri dışlamazdı. Güler yüz, tatlı dil, hoşgörülü olarak insanlara yaklaşmıştı:

“Sünnet imiş kafir olsa incitme sen,
Hüda bizardır, katı yürekli gönül incitenden,
Allah şahit, öyle kula hazırdır siccin,
Bilginlerden duyup bu sözü söyledim işte.”

Yirminci Yüzyılda Aşık Veysel şöyle demişti:

“Yezit nedir, ne Kızılbaş / Değil miyiz hep bir kardaş / Bizi yakar bizim ataş / Söndürmektir tek çaresi…”

Bir şiirinde Âşık Veysel; “Bitmez bu dünyanın kuru davası / Çekil Veysel bir kûşe-yi vahdete,” demekteydi. Kuşe-yi vahdet: Birlik köşesi. Manisalı Divan şairi Birrî Mehmed Dede (1669-1715) budur” redifli gazelinin makta beytinde:

“Hânkâh-ı Mevlevî’de münzevî ol Birriyâ / Âlem-i kesretde el-hak kûşe-i vahdet budur” diyordu. Birrî, gazelinin bu son beytinde kendisine seslenerek bu kesret dünyasında gerçek bir birlik köşesi istiyorsa Mevlevihanede inzivaya çekilmesini tavsiye ediyordu. Üç yüz yıl sonra Âşık Veysel de kendine seslenerek, dünyanın bitmeyen kuru davasına karşı birlik köşesine çekilmesini istiyordu.

Âşık Veysel’deki derin tasavvuf felsefesini gösteren onlarca şiirinden alıntılar yapabiliriz. İşte biri:

“Bunların hepsi mevcut Veysel’de / Yoktur diyeceğim emmare elde / Çamuruma karışmıştır temelde  / Sabır bunun cümlesine bağ idi”

Âşık Veysel “emmare”den söz ediyordu. Emmare kelime anlamıyla, emreden zorlayan, demekti. Ama tasavvufta nefsi kötülüklerden uzak tutan aşamalardan ilkiydi. Bu temizlik yedi aşamada gerçekleşirdi. İlk kademede nefsin temizliğine henüz başlandığı için nefiste bütün 19 afet bulunurdu. Onun için bu kademede nefs henüz arınmadığı için kötülüğü emrederdi. Bu nefsi emmare’ydi. Sabırla ulaşılan son aşama “Nefsi natıka“ydı. Nefsi emmare imanın sorgulandığı ilk aşamaydı. Bu makamda küfür afeti yoktu ama nefsin diğer kötü yönleri bulunmaktaydı.

Hoca Ahmet Yesevi öğretisinde aşk, Allah’ın insanlara lütfuydu. Aşkla yananların içi aydınlanır, nefisleri pisliklerden arınırdı. İnsan ancak gerçek aşkla benliğinden sıyrılıp Hakk’a kavuşabilirdi.

Gerçek âşık, türlü zorluklara katlanma kararlılığında olur, dertleri zevk edinir, ikiliği yok eder, Hak için göz yaşı dökerdi. Hikmet’in bir bölümündü şöyle deniyordu:

“Aşkı değse, yakıcısı can ve bedeni,
Aşkı değse, viran eyler ben-benliği,
Aşk olmasa bulup olmaz Mevlâ’m seni;
Her ne eylesen, âşık eyle ey Allah’ım.

Fuzuli “Aşk derdiyle hoşem” demişti. Eşrefoğlu Rumi, “Cihanı hiçe satmaktır adı aşk / Döküp varlığı gitmektir adı aşk // Elinde sükkeri ayruğa sunup / Ağuyu kendi yutmaktır adı aşk  ……” diye aşkı tanımlamıştı.

Aşk varlığın mayasıydı. Asıl kaynağı vahdet-i vücut inanç ve düşüncesiydi. 

Âşık Veysel, şüpheden gerçeğe; varlık birliği ya da Vahdet-i Vücut düşüncesine ulaşarak yaratanla yaratılanın tek kaynaktan geldiğini ve “bir” olduğunun altını çizmişti.

Varlık, güzellik, iyilik; bunlar Tanrı’nın özellikleriydi. Yokluk, çirkinlik ve kötülük ise Tanrı’nın özelliğinin bilinmesine yardımcı olan niteliklerdi. Çünkü yokluk olmazsa varlık, çirkinlik olmazsa güzellik kötülük olmazsa iyilik bilinmezdi. İnsanda bu niteliklerin hepsi vardı. İnsan, kendisindeki yokluğu, çirkinliği, kötülüğü yenmeli kaldırmalıydı. O zaman yalnız varlık, güzellik, iyilik kalacaktı. Bu Tanrı’nın özelliğine varmak, Tanrı’nın varlığına katılmaktı.

13. Yüzyıl Türk mutasavvıfları içinde aşkı en anlamlı yaşayan ve tanımlayanların biri Yunus Emre oldu:   

“İşitin ey yarenler, kıymetli nesnedir aşk,
Değmelere verilmez, hürmetli nesnedir aşk.
Hem cefadır hem safa, Hamza’yı attı Kaf’a,
Aşk iledir Mustafa, devletli nesnedir aşk.
Dağa düşer kül eyler, gönüllere yol eyler,
Sultanları kul eyler, cüretli nesnedir aşk…

Veysel’in aşka ilişkin söylemlerinin tümü, içten, yanık, arı ve kar beyaz temizliğindeydi. Ahmet Yesevi’den 850 yıl sonra Aşık Veysel, aşk halini şöyle anlatıyordu: 

“Güzelliğin on par’etmez
Bu bendeki aşk olmasa
Eğlenecek yer bulaman
Gönlümdeki köşk olmasa

Tabirin sığmaz kaleme
Derdin dermandır yareme
İsmin yayılmaz aleme
Âşıklarda meşk olmasa…

Şiir, Aşık Veysel’in Allah’a seslenişiydi.  O’na olan bağlılığının O’nun güzelliğinden değil, O’na karşı beslediği derin aşk isteğinden kaynaklandığını; bu aşk duygusunun olmaması hâlinde, O’nun bu gönül köşkünde eğlenecek bir yer bulamayacağını anlatmıştı. 

Âşık Veysel diyor ki: “Mevcudatta olan kudreti kuvvet / Sende hasıl oldu sen verdin hayat” Bu gözleri görmeyen, okuma yazması olmayan, mektep medrese görmemiş Âşık Veysel “Mevcudat”tan ne anlıyordu?

Mevcudat: Var olan şeylerin tümüydü. Tasavvufa göre varlığın yaratılış-oluş sebebi aşktı. Hepsini yaratan Allahu Teâlâ’ydı. Aşk, Tanrı’nın kendisiydi. İnsanlığın aldığı her nefes, tüm canlıların ve cansızların her an muhtaç olduğu kudretti. Tanrı tüm masivâyı kendi zâtına duyduğu aşk sebebiyle var etmişti.

Bir başka şiirinde söyle demişti:

Bilirim aslını nursun gevhersin / Bütün mevcudatta her şeyde varsın”

Âşık Veysel, özellikle sûfi  Alevi zümreler arasında yaygın olan, “Hak âşıklığı” oluşumunu izlemişti. Bu çevrelerce, halk şiirinde, nesnel maddi dünyaya duyulan aşktan, Hakk aşkına doğru giden olgunlaşma süreci geçirdiği söylenebilirdi. 

“Altmış iki yıldır seni ararım
Tükendi sabırım yoktur kararım
Dağa taşa kurda kuşa sorarım
Kimse bilmez hikmetini işini”

Allah’ı yüreğinde öylesine bütünleştirmişti ki, Onu ondan söküp atmak imkânsızdı.

“Saklarım gözümde güzelliğini
Her nereye baksam sen varsın orada
Kalbimde saklarım muhabbetini
Koymam yabancıyı sen varsın orada”

Tasavvuf, Tanrı ve Tanrı’nın yarattığı şeyler biçimindeki ikiliği reddetmekteydi. Ona göre, Tanrı evreni yoktan var etmemişti. Mutlak varlık olan Tanrı “yokluk” ile karşılaşınca, bir aynaya akseder gibi, yokluk içinde bir gölge, bir hayal gibi belirmiş, yani “tecelli” etmişti. Bu yüzden evren, “yapılması gereken” bir alem değil, Tanrı’nın varlığından dolayı var görünen bir alemdi:

“Göz gezdirdim dört köşeyi aradım
Ne sen var ne ben var bir tane Gaffar
İstersen dünyayı gez adım adım
Ne sen var ne ben var bir tane Gaffar

Coşar deli gönül misâl-i derya
Mecnun’a sahrada göründü Leyla
Gördüğün güzellik hepisi Mevlâ
Ne sen var ne ben var bir tane Gaffar

O cihana sığmaz ondadır cihan
O mekâna sığmaz ondadır mekân
O devrana sığmaz ondadır devrân
Ne sen var ne ben var bir tane Gaffar

Hayyam’a görünmüş kadehte meyde
Neyzen’e görünmüş kamışta neyde
Veysel’e görünür mevcud her şeyde
Ne sen var ne ben var bir tane Gaffar

Kuşkusuz ki, tek ve tartışılmaz güzellik, iyilik, eksiksizlik, ölümsüzlük Allah’ın vasıflarındandı.  Yarattığı her şeye ayna görevi vererek, bu güzellikleri biz insanoğluna gösterdiği söyleniyordu. Onu görebilmek, cezbesine kapılmak emek ve nasip isterdi. Şöyle ki, insanda iyilik, güzellik, varlık unsurlarının yanında bunların değerinin anlaşılması için kötülük, çirkinlik ve yokluk unsurları da bulunur ki, içindeki kötülük, çirkinlik ve yokluk öğelerinden kurtulmaya çalışsın, nefsini yensin ulaşabilmek için Allah aşkıyla yansın.

Hoca Ahmet Yesevi, 35. Hikmetinde şöyle diyordu:

“Aşkın eyledi şeyda beni cümle, alem bildi beni,
Kaygım sensin gece gündüz, bana sen gereksin.

Gözüm açtım seni gördüm, bütün gönülü sana verdim,
Akrabalarımı terk eyledim, bana sen gereksin…

Ahmet Yesevi düşüncesi ve anlatımı Yunus Emre’de aynen yaşamaktaydı. Gerçek olan Allah’ın varlığı ve birliğiydi. Onun tek arzusu Allaha kavuşmaktı.

“Aşkın aldı benden beni
Bana seni gerek seni
Ben yanarım dün ü günü
Bana seni gerek seni...”

Gözleri görmeyen Veysel için asıl olan bakar kör olmak yerine gönül gözü ile görebilmekti. Görüleni tasdik etmek iman değildi.. İçeride kaybedileni dışarıda aramak ahmaklıktı.

Nitekim birçok sorgulardan sonra Âşık Veysel ulaştığı gerçeği şöyle anlatmıştı:

“Kırk yaşımdan sonra kalbime ilham / Erişti Mevlâ’dan bir ihsan oldu / Hakk’ı bilenlere hazırdır her an / İnkâr edenlere sır nihan (gizli) oldu”

Âşık Veysel bir sonraki dörtlükte tasavvufun kapılarını açıyordu: “Varlık noktasını açık gösterdi / İrâde-i cüz’un eline verdi / Hakk’ı bilen her eşyayı Hak gördü / Vücudun şehrine o sultan oldu.”

Âşık Veysel, “İrâde-i cüz”den söz etmişti. İslam fıkhında insanlara verilmiş olan, kaza ve kader sınırları çerçevesinde hareket imkânı tanıyan özgür iradeye, cüz’i irade veya irâde-i cüz denilirdi.  Buna karşılık “Külli irâde” yani Allah CC’nin iradesi herhangi bir sınırla bağlı değildi. Cüz’i iradenin üstünde yer alıyordu. “Her eşyayı Hak görmek” sözünden vahdet ve kesret kavramlarına ulaşılabilirdi.

Yazımızın başında da belirttiğimiz gibi Âşık Veysel, maddi ve manevi dünyasına ilişkin felsefesini oluşturmadan önce kendince pek çok şeyi sorgulamıştı. Bu bağlamda bir deyişinde diyor ki:

“Herkese gizlidir bu sırr-ı hikmet
Her nesnede vardır bir türlü ibret
Veysel’i söyletir bir büyük kuvvet
Söyleyen ne söyleten ne Tanrı ne?”

Sır olan yani gizli olan hikmet nedir? Âşık Veysel’in felsefesinden hareket ederek şu sonuca ulaşabiliriz: Tasavvufta Allah ‘Kenz-i Mahfi’ yani gizli hazine, gizli cevherdi. Tasavvufi düşüncede Varlık tekti. O da Hakk’ın varlığından ibaretti. O’ndan başka hakiki vücut sahibi bir varlık, O’ndan başka “kaim bi nefsihi” bir vücut mevcut değildi. Eşyalar ve diğer varlıklar, O’nun görüntüleriydi. Dolayısıyla, eşyanın varlığı, gölgenin varlığı gibiydi.

Âşık Veysel, “vücudun şehri” ile ne demek istiyordu? Tarihî kültürümüzde, edebiyatımızda, hatta mutasavvıfların anlatımlarında, insan vücudu şehre benzetilirdi. Yunus Emre bir şiirinde: “İşbu vücut şehrine bir dem giresim gelir. İçindeki sultanın yüzün göresim gelir!” der. Yunus’un kastettiği vücut şehrinin içindeki sultan, onu idare eden kalptir.

Bir dörtlük daha aktaralım:

“Sağda solda arşta kürste her yerde
Hazırdır münkirin gözünde perde
Diyen bilmez bilen demez bir ferde
Akıl ermez sırrı bir Sübhan oldu

Yunus’un kastettiği vücut şehrinin içindeki sultan, onu idare eden kalpti.

Bir kul, Rabb’inin Vâfi ismiyle vefayı, Şekûr ismiyle şükrü, Hay ismiyle manevi dirilişi, Kûddus ismiyle maddi ve manevi arınmayı, Vehhab ismiyle sonsuz ikram ediciliğini, Afûvv ismiyle affediciliğini, Vedûd ismiyle İlahi sevginin güzelliğini idrak eder ve diler. Bu yönüyle Sübhan, İlahi isim ve sıfatları içinde barındıran bir kalpti.

Hoca Ahmet Yesevî’de Sübhan, ilahi isimlerin toplamıydı: 

“Sübhan Rabb’im bir katre mey eylese armağan
Sır zikrini diye diye eylesem tamam….”

*

Sübhan Melik’im kudret ile zikir öğretti
Ümmet olsam ben de zikrini diyesim gelir”

*

“Şeyhim diye baş kaldıran Hakk’a rakip;
Benlik eyleyip Sübhan’ına olmaz sevgili

*

“Günah ile yaşım yetti yirmi beşe
Sübhan Rabbim, zikr öğretip göğsümü deş;”

Bunlar gibi birçok örnek gösterebiliriz.

Ahmet Yesevî’den itibaren on üçüncü yüzyılın gönül erleri, bütün insanlığı huzura kavuşturan, insan sevgisinde ve hoşgörüsünde mutluluğu simgeleyen düşüncelerini her vesileyle dile getirmişlerdi.”

Âşık Veysel’in aşk konusunun maddi yönü ile ele aldığı sanılır. Bu yüzeysel kısır bir bakış açısıdır:

Bakınız bir deyişinde şöyle diyor:

“Benim ile gezdin beni arattın
Beraber oturup beraber yattın
Türlü türlü güllerinden koklattın
Âşık ettin güle bülbül kuşunu”

Bu çok basit bir söyleyiş gibi sanılan dörtlükte ne telmih edilmektedir? Bütün canlılar Allah’ın kendilerine öğrettiği bilgilerle, onun kendilerinden beklediği işi yapıyorlar. Nahl süresinin 68-69. ayetlerinde şöyle deniyor: Rabbin bal arısına ‘Dağlarda, ağaçlarda ve insanların senin için yapacakları kovanlarda yuva edin; sonra meyve ve çiçeklerin her birinden ye de Rabbinin bal imalinde öğrettiği ve kolaylıklar gösterdiği yola süluk et’, diye ilham etti.”  Doğadaki bütün varlıklar, bir taraftan Allah’ın kendilerine öğrettiği bilgilerle kendilerine verilen görevleri yaparlar, bir taraftan da durmadan Allah’ı anar, tespih ederler. Âşık Veysel’in sözünü ettiği bülbülün güle âşık oluşu da öyledir.

Âşık Veysel; “Kimi ne çeker dilinden / Hem belinden hem elinden / Hayır ve şer emelinden / Hakikat bunun burası // Şu alemi yaratan bir / Odur külli şeye kadir / Alevi Sünnilik nedir / Menfaattir varvarası diyor.

Eline, beline, diline sahip olmak yalnız Aleviliğin değil bütün insanlığın temeliydi. El, dil ve bel sözcüklerinin baş harfleri “edeb” kelimesi oluşur. Edepli insan olmanın formülü eline, beline, diline sahip olmaktı. Elden maksat hem organımız olan eli, hem yurdumuzu, belden maksat hem cinsel dürtüleri hem köy kasabayı, dilden maksat hem ağzımızdan çıkan sözü, hem kalbimizi anlayabiliriz.

Tasavvuf, kalbi saf yapmak, kötü huylardan temizlemek ve iyi huylarla doldurmak demekti. Tasavvuf hâl işi olduğu için, yaşayan bilir, tarif ile anlaşılmazdı.

Kalbin, cahillik, öfke, riya, kin, haset, kibir, cimrilik, mal ve makam sevgisi, övülmeyi sevmek, ayıplamaktan korkmak, suizan, övünmek gibi birçok kötü huylardan temizlenmesi gerekir.

Dörtlükte geçen “hayır” ilim, tefekkür, rıza, hayâ, tevazu, merhamet, mürüvvet, cömertlik gibi huylardır ki tasavvufun insanları ulaştırmak istediği güzel yoldu. 

Şer: kötü huyları, “Zararlı iş, kötülük” anlamlarını barındırıyordu. Hayır ve şer Allah’tandır. Hayrı da şerri de yaratan ancak O’ydu.

Âşık Veysel bir şiirinde “Aslıma karışıp toprak olunca / Çiçek olur mezarımı süslerim” demişti. Bize aslımızın ne olduğunu hatırlatıyordu. Yüce Allah “Sizi topraktan yarattık, yine oraya döndürürüz ve sizi bir kez daha ondan çıkarırız,” buyurdu. Demek ki toprak asıllı olan bizler, ömürlerimiz sona erince tekrar aslımıza döneceğiz ve yeniden toprağın bağrından diriltilip çıkarılacağız.

Âşık Veysel, “Can kafeste durmaz uçar / Dünya bir han konan göçer / Ay dolanır yıllar geçer / Dostlar beni hatırlasın” demişti.

Can kafeste midir? Elbette Âşık Veysel’in sözlerinde yüzyıllardan günümüze gelen kültür ve felsefenin özü bulunmaktaydı. Nasıl mı?

Mevlânâ Mesnevi’de anlatır:

“Kur’an’ın hükümlerini tutar, kıssalarından hisse alırsan can kuşuna ten kafesi dar gelir. Kafeste mahpus olan kuşun kurtulmak istememesi cahilliktendir. Kafeslerden kurtulan ruhlar, Tanrı’ya layık ve halka rehber olan peygamberlerdir. Onların sesleri, kafeslerin dışından ve din makamından gelir: “Sana kurtuluş yolu ancak budur, bu! Biz bu daracık kafesten bununla kurtulduk. Bu kafesten kurtulmanın bundan başka çaresi yok! Kazandığın şöhretten kurtulman için inleyip duran bir hasta haline gir. Zaten halk arasında meşhur olmak sağlam bir bağdır. Bu bağ bu yolda demir bir bağdan aşağı mıdır ki?”

Karacaoğlan de can kafesinden şöyle söz etmişti:

Ağalar içmesi hoştur / O da züğürtlere güçtür  / Can kafeste duran kuştur  / Elbet uçar gider bir gün”

Ahmet Yesevî, insan oğlunun göremediklerini görerek birlik deneyimi yaşamasında Hakk ile arasındaki perdelerin kalktığını, vahdet meyini yudumladığını ve “Bir” ve “Var” olan Allah’ın kendisine lâ mekân’da dersler verdiğini, yakarışları neticesinde de cemâlini vadettiğini söyledi:

“Bir ve Var’ım derler verdi perde açıp;
Yer ve gökte duramadı şeytan kaçıp;
Şölen eyleyip, vahdet meyinden doyasıya içip,
Lâ mekân’da Hakk’tan derler aldım ben işte”

Lâ mekân mazmunu Yunus Emre’de birçok şiirde geçmekteydi. 

“…Yunus Emrem kamil oldu imanın,
Hazreti Hakk’a vasıl oldu canın.
Lâmekan şehridir senin mekânın,
Beka billah oldum, Elhamdülillah.”

Tasavvufun esası, Tanrı’nın kâinatta tecelli ettiği fikriydi. Aşk Veysel bir şiirinde bu fikri şöyle ifade ediyordu:

Zahir batın her irenkten görünür
Gâhî doğar amma gâhî dolunur
Nerde baksan orda hazır bulunur
Kim demiş hakkında lâmekân oldu

On üçüncü yüzyılın Anadolu’sunda Ahmet Yesevi’nin izini süren Horasan erleri, Alperenler “insan” sevgisinde birleşmişlerdi. Örneğin Hacı Bektaş Veli ‘Ara, Bul’ derken elbette canlıların en şereflisi olan insanı gündeme getirmişti. Aynı zaman diliminde Mevlâna’da da aynı görüşteydi:

“Bir can var canında o canı ara,
Beden dağındaki gizli mücevheri ara,
Ey yürüyüp giden dost, bütün gücünle ara,
Aradığını dışarıda değil, kendi içinde ara…”

Yunus Emre şöyle söylüyordu:

Gel şimdi hicabın aç, senden ayrıl sana kaç,
Sende bulasın mirac, sana gelir cümle yol.”

Aşık Veysel de özünü aramaktaydı:

“Yıllarca aradım kendi kendimi
Hiçbir türlü bulamadım ben beni
Hayâl mıyım ürüya mı bilinmez
Hiçbir türlü bulamadım ben beni…

Derleyici, toparlayıcı, insanları ötekileştirmeden sevmeyi seçen Yunus, Anadolu’ da hoşgörünün bayraktarlığını yapmıştı.

“Elif okuduk ötürü / Pazar eyledik götürü /Yaratılmışı severiz / Yaratandan ötürü” derken, canlı-cansız bütün yaratılmışları sevgi haleleri içinde sarıp sarmalıyordu. 

Yunus Emre sınırları, devirleri ve dönemleri aşan evrensel bir yaklaşımla, insanları kucaklamakta, onları “sevgiye, sevmeye, sevilmeye, hoşgörüye ve birbirleriyle tanış olmaya” davet etmekteydi.

“Gelün tanışuk idelüm işün kolayın tutalum
Sevelüm sevilelüm dünya kimseye kalmaz”

Yunus’a göre, insanoğlu, dış görünüşü ve toplumda takındığı tavrı ile geçimsiz, huysuz, hırçın, savaşçı değil; uyumlu, makul, anlayışlı, sağduyuluydu. Felsefesinin kaynağında İslâm tasavvufunun prensipleri vardı.

Ben gelmedüm da’vi-y-içün benüm işüm sevi-y-içün
Dostun evi gönüllerdür gönüller yapmağa geldüm.

Yunus, gönül yaptı, gönül onardı, gönül kazandı. Gönül dostu evinin; barış ve sevgi yeri olduğunu kanıtladı. Orada ağırladı.

Yunus mesajlarını Yirminci yüzyılda dile getirenlerden en önemlisi Aşık Veysel oldu.

“Her nereye baksam onu görüyom / Aynaya bakarsam beni görüyom / Yayılmış damarda kanı görüyorum / Yerleşmiş cesette gizli sır bende”

“Çırpınıp içinde döndüğüm deniz / Dalgalanıp coşar ürüzgârından”

“Göz gezdirdim dört bir yanı aradım / Ne sen var ne ben var bir tane gaffar / Dünyayı dolandım ben adım adım / Ne sen var ne ben var bir tane gaffar”

Âşık Veysel’i ile Yunus Emre’nin benzerliklerini şöyle sıralayabiliriz:

Yunus Emre: “Âşık Yunusu eyledi lal”

Âşık Veysel: “Dilsiz oldum pepelendim

Yunus Emre: “İş bu vücut şehrine / Her dem giresim gelir / İçindeki sultanın / Yüzün göresim gelir”

Âşık Veysel: “Vücudun şehrine o sultan oldu”

Yunus Emre: “Dağlar ile taşlar ile / Çağırayım Mevlam seni / Seherdeki kuşlar ile / Çağırayım Mevlam seni”

Âşık Veysel: “Altmış iki yıldır seni ararım / Dağa taşa kurda kuşa sorarım”

Yunus Emre: “Bu can gövdeye konuktur / Bir gün ola çıka gide / Kafesten kuş uçmuş gibi”

Âşık Veysel: “Can kafeste durmaz uçar”

Yunus Emre: “Benim adım dertli dolap /Suyum akar yalap yalap”

Âşık Veysel: “Dönüyor bir dolap çarkı belirsiz”

Yunus Emre: “Bu dünya bir gelindir / Yeşil kızıl donanmış”

Âşık Veysel: “İşittim dünyaya gelin diyorlar”

Yunus Emre: “Mecnun oluben yürürüm /Ol yari düşte görürüm”

Âşık Veysel: “Uykuda dahi yürüyom / Gidenleri hep görüyom”

Kulun Allah’a muhtaçlığı, madeten yoksulu da zengini de kapsamaktaydı. Hoca Ahmet Yesevi’, 1. Hikmetinde şöyle söylemekteydi:

“…Garip, fakir, yetimleri Rasul sordu
O gece Mirac’a çıkıp Hakk cemalini gördü
Geri gelip indiğinde fakirlerin halini sordu
Gariplerin izini arayıp indim ben işte.”

Yunus Emre, gurbetin, yalnızlığın, Tanrı’dan uzak kalmanın acısını anlatmıştı:

“Acep şu yerde varm’ola
Şöyle garip bencileyin
Bağrı başlı gözü yaşlı
Şöyle garip bencileyin

Yunus, Tanrı aşkı ile ilden ile göçenler için empati yapılmasını istiyordu. Ona göre ruh, bedenden ayrılınca geriye kalan ceset ve onunla ilgili yapılacak işlemler önemli değildi.

Âşık Veysel, Allah katında maddi olarak zengin ve fakirin bir farkı olmadığı bilinci ile baş kaldırmanın arkasından ilahi gerçeğe ulaşmaktaydı.   

“Beni hor görme kardeşim
Sen altındın ben tunç muyum
Aynı vardan var olmuşuz
Sen gümüşsün ben sac mıyım

Ne var ise sende bende
Aynı varlık her bedende
Yarın mezara girende
Sen toksun da be aç mıyım…

Ahmet Yesevi’de toprak koruyandı, kollayandı, barındırandı, sadık arkadaştı: Diyordu ki:

“…Başıp toprak, kendim toprak, cismim toprak;

“Hakk vuslatına ererim”diye, ruhum hevesli…”

Hoca Ahmet Yesevi’nin yaktığı ateş ve yüreklere düşürdüğü ışık her çağda aynı ilhamla sürdü.

Yunus toprağa hor bakılmaması gerektiğini belirttikten sonra, toprağın içinde yatanları ve onların vasıflarını birer birer saymış sonuna kendini eklemişti.

“…Yunus, sen de ölürsün,
Kara yere girersin.
Bu toprağın altında,
Çok günahkâr kul yatar.”

Bir başka şiirinde toprak altından üstüne geçiş yapmıştı:

“Miskin Yunus, erenlere tepeden bakma, toprak ol,
Topraktan biter tamamı, gül bahçesi toprak bana.”

Toprak denilince aklımıza Aşık Veysel’in “Kara Toprak” şiiri geliyor. Bir başka şiirini de tasavvuf açısından yorumlamak mümkündü:

“Aslıma karışıp toprak olunca
Çiçek olur mezarımı süslerim
Dağlar yeşil giyer bulutlar ağlar
Gök yüzünde dalgalanır seslerim

Ne zaman toprakla birleşir cismim
Cümle mahlûk ile bir olur ismim
Ne hasudum kalır ne de bir hasmım
Eski düşmanlarım olur dostlarım…

Toprak, Veysel için yalnız maddi değil, manevi bakımdan da değerliydi. Toprak köylüyü Tanrı’ya, insanlığa, çalışma ve ahlaka da götürüyordu.

“Topraktan biter küllisi” diyen Yunus için toprak, aynı zamanda alçak gönüllülüğün sembolüydü. Veysel şöyle demişti:

“Cümle canlı hep topraktan
Var olmuşuz emir Hakk’tan
Rahmet dile sen Allah’tan
Tükenmez rahmet deryası”

Yaratılış amacına uygun, toprak gibi arı, temiz, örten üreten, bereketli, yararlı, kucaklayan, doyuran olmak. İşte Âşık Veysel’in anlatmak istediği buydu.

Yunus Emre’den 700 yıl sonra Prof. Dr. Bahtiyar Vahabzâde, Yunus Emre ve Âşık Veysel’i iki büyük zirve olarak görüyordu. “Veten Ocağının İstisi” (1982) adlı eserinde “Yunus Emre zirvesinden Veysel, Veysel zirvesinden Yunus görünür” diyor ve devam ediyordu:

“Yunus Emre’den 700 yıl sonra, Türk halkının bağrından Âşık Veysel’in sesi yükseldi. 20. yüzyılda, Âşık Veysel’in dilinde, Yunus Emre konuşmaya başladı.”

Büyük gönül adamları için yazılan ve söylenen menkıbeleri, bir çağın insanlarına ilham veren, yol gösteren gönül destanlarını çağdaş insanlara da virgülüne, noktasına dokunmadan olduğu gibi sunmalıyız. Düş gibi masal gibi de olsa, anlatılan olaylardan alacağımız çok dersler vardır.

Âşık Veysel birleştiren, yücelten, birlik ve beraberlikten asla taviz vermeyen biriydi. İnsanlarımız arasındaki ırk, mezhep, yapay ayrılıklara karşıydı. En belirgin özelliği; Yunus gibi “Yaratılanı severiz yarayandan ötürü” anlatımında olduğu gibi insan sevgisiydi.

Kırk yıla yakın süre dar bir çevrenin dışına çıkmamış olan Âşık Veysel, aynı zaman diliminde yaşayanlardan ve çevrede bilinip söylenen âşıklardan etkilendiği, onların menkıbelerini öğrendiğini söyleyebiliriz. Duyduklarını teyp gibi belleğini kaydettiği bunları mantık süzgecinden geçirdiğini biliyoruz.

“Âşık Veysel ve Çevresi”ni ele alırken; etkilendiği geçmişte yaşamış ozanlar, Âşık Veysel’i yetiştiren Çevre Ozanlar, Âşık Veysel’i yetiştiren aydın çevre ve Âşık Veysel’in yetiştirdiği ve etkilediği çevre olmak üzere dört ana konuyu ele almak gerekir.

Ona âşıklığın ne demek olduğunu ve ilk şiir zevkini tattıranları anlatırken şöyle diyordu: “Gözlerimi kaybettiğim zaman babam elime saz verdi, çocuk varsın oyalansın’ dedi. Sonra da Pir Sultan Abdal, Hüseyin, Kul Sabri; Veyselî, Kemter Baba, Veli ve Sıtkı’dan demeler söyleyip ezberletti. İşte ilk tanıdığım şairler bunlardır.”

Âşık Veysel kendisini yetiştirenlerden bahsederken Ahmet Kutsi Tecer’in adını andıktan sonra şunları söylemişti:

“Allah rahmet etsin Mesut Cemil, Sabahattin Eyüboğlu, Baki Süha, Refik Ahmet… Hepsini saymaya imkân yok. Bunlar benim yolumu tıkamadılar, açtılar. Her zaman ve her vesile ile cesaret verdiler. Zaten beni gerçekleştirenler de onlardır. Hakkımda yazdıkları yazılarla bugünkü duruma gelmeme sebep oldular. Adlarını her zaman saygıyla anarım. Bir gün ‘Mektup’ şiirimi yazdırmış, Ülkü mecmuasının idarehanesine bırakmıştım. Ahmet Kutsi Tecer’le, rahmetli Ahmet Hamdi Tanpınar görüp okumuşlar. Tanpınar çok beğenmiş, ‘Artık ben şiir yazmayacağım’ diye iltifat bile etmişti. Bunlar hep kırkımdan sonra tanıdığı kimseler.”

Ancak Alevilik, Bektaşilik ve tasavvufun derinliklerine inmesinde Salman Baba’nın öğretileri etkili oldu.

Selman Baba bir Bektaşi dervişiydi. Önce Hardal köyünde halife baba olarak görev yapmıştı. Dergahının kapatılmasının ardından derhal Salih Niyazi Dedebaba’nın yanına gitmişti.

Tekkeler kapatılır ve Hacıbektaş Dergahı kapısına kilidi vururken, son Dedebaba Salih Niyazi on iki halife baba’ya kısa ve anlamlı olan şu sözlerle veda etti: “Başınızın çaresine bakın.” On iki halife babadan üçü Şarkışla’nın Emlek köylerine geldi. Bunlar Hakkı Baba, Muhtar Baba, Selman Baba’ydı. Aslen Hacı Bektaş’lı olan Selman Baba irşat görevi için Anadolu’ya çıkıp birçok yeri gezdi. Daha sonra Şarkışla’nın Kale köyüne geldi. Bir süre burada kaldıktan sonra Hardal köyüne, oradan da türbesinin bulunduğu Mescit(li) Köyü’ne gelip yerleşti.

Selman Baba köylülere patates, soğan, turp, salatalık ve domates yetiştirmeyi öğretti. Kısa sürede yörenin ileri gelenleri dergâhta toplandı. Tekke bir eğitim merkezi durumuna geldi.  Her gün sabahlara kadar dervişlerine okur ve okuduklarını tartışırlardı. 

Aşık Veysel’in haftalarca Selman Baba ile sabahladıklarını Mescitli köyü yaşlıları anlatmıştı. Aşık Veysel’in Selman Baba ile ilişkileri tasavvuf şiirlerinin oluşumuna öncülük yapmıştı. Salman Baba, 1944 yılında Hakk’a yürüdü.

Aşık Veysel ile ilgili genel bilgiler verilirken, “Âşıklık Geleneği” içindeki yerine değinmek gerekir. 

Âşık Veysel, 1934 yılında soyadı kanunu çıktığında, soyadını “Ulu” diye aldı. Ancak daha sonra sülale adını soyadı yaptı. “Şatıroğlu,” oldu.  Veysel Şatıroğlu, şiirlerinde genellikle Veysel, bazen de Âşık Veysel, Sefil Veysel ve Veysel Şatır gibi mahlaslar kullandı.

Âşık Veysel, kendisine bade içme gibi sanal hikâye düzecek bir kimse değildi. Ama geleneğin manevi yönünün inkârcısı da değildi.

“Karacaoğlan, Dertli, Yunus soyum var
Mansur’a benzeyen bazı huyum var…” demişti. 

“Enel Hak!” diyen Mansur’un yolunda olduğunu vurgularken, Dolu, yani bade, yani aşk şarabı içmenin geleneksel yönünü vurguluyordu:

“Elinden bir dolu içtim
Türlü türlü derde düştüm
Cümle varlığımdan geçtim
Senin yolunda yolunda…”

Âşık Veysel’in dış dünya görüşü içinde, yaşadığı sosyal çevre vardı. Cumhuriyet’in ilk aydınlarının Anadolu’ya götürdükleri ışık ve sıcaklık vardı. Bir yandan da göz gibi bir organını yitirmiş insanın fiziki ve ruhi yükü eklenmişti. Gözlerinin görmeyişi, doğal olarak onu etkilemişti:

“Kuş olsan da kurtulmazdın elimden / Eğer görsem idi göz ile seni” derken  bu anlamda duyduğu acının ne kadar derin olduğunu gösteriyordu.

O yüzyıllar ötesini aynen tekrarlayan klasik anlamda algılanabilecek bir âşık değildi. O geleneği çağdaş yörüngeye taşımış, yeni bir ivme kazandırmıştı. Bu gerçeği Ahmet Kutsi Tecer yıllar önce görmüş şunları yazmıştı:

“Aşığımız, Şarkışla’nın nüfus kütüğünde Cumhurluk vatandaşı olarak “Şatıroğlu” adı ile kayıtlı bir Türk’tür. Hayatının bu son yirmi yılı içinde sanatını genişleten, sazına ve sözüne zamanın rengini getiren çağdaş bir sanatçı olarak da Şatıroğlu vardır.

Onda millet-halk bütünü duygusu, onda vatan-toprak duygusu hakimdir…” 

“Aldanma cahilin kuru lafına
Kültürsüz adamın külü yalandır
Hükmetse dünyanın her tarafına
Arzusu hedefi yolu yalandır.”

Veysel’in okuması yazması yoktu. Bunun eksikliğini tatmış, zorluklarını yaşamıştı. Onun için cehalete karşıydı. Her türlü kötülüğün cahillikten kaynaklandığını işaret ediyordu. Her iyi şeyin ancak eğitimle, bilgiyle, kültürle olacağına inanmış, ilim ve kültürü insanlarımıza birinci hedef olarak göstermişti. Kültürsüz insanın külü yalandır” derken cehaletin zararlarını örnekleriyle anlatıyordu.

Veysel’de toprak sevgisi, insan acısı, yaşama sevinci, insanlar arasındaki kardeşlik duygusu, barış özlemi şiirinin özünü oluşturuyordu. Onun şiirinde konu; insanla insanın çevresiyle, yaşadığı ortamla ilgili olaylar, ilişkilerdi

Toprağı severken, çiftçilerin yaşayışını anlatırken, çevresini işlerken, ağaçlara, çiçeklere yönelirken gerçeklere sıkı sıkıya bağlıydı. Alevî Bektaşî geleneğini sürdürmesi, yetiştiği ortam, yaşadığı çevre, edindiği şiir bilgileri gereğiydi.

Veysel, ülke kalkınması için çalışmanın lüzumuna inanıyordu. Büyük Önder’in gösterdiği hedef olan çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak için teknolojide tarımda, sanayide atılım yapabilmesi için, ülke insanının gaflet uykusundan uyanması için çalışmak çalışmak çalışmak gerekliydi.

“Son verelim iftiraya, bühtana
Kardeşane çalışalım can cana
El birlikle çalışalım vatana
Çok okul, fabrika kuralım kardeş

Çalışalım kurtulalım buhrandan
Nedir senlik benlik usandık candan
Irkımız neslimiz aynı bir kandan
Yurdun yaraların saralım kardeş

Yirminci yüzyılın Türkiye’sinde, Cumhuriyetçi Halk Aşığı Veysel, halkın dili ile halka ters tepki yaratmayacak dozlarda halk öğretmenliği yaptı. Cumhuriyet’e kol kanat gerdi.

Şiirlerinde Atatürk’ü anlatmış, Türklüğü ile övünmüştü:

“Muhabbetin canda haslardan hastır,
Avutur Veysel’i bir şen piyestir.
Türk adı babamdan bana mirastır,
Daha bundan başka adı neyleyim.

diyen Âşık Veysel için sevgilerin en yücesi Vatan sevgisiydi.

Âşık Veysel ilk eğitimini, tekke kültüründen almıştı. Fiziki durumu çocuk yaşlarda tekkelere gitmek imkânı vermese da başta babası olmak üzere tekkelerle ilişkisi olan kişilerin bulundukları ortamda büyümüştü. Anılan tekkeler, tasavvuf felsefesini ve Yunus Emre’yle başlayan halk şiirini on üçüncü yüzyıldan yirminci yüzyılın başlarına dek geliştirip getiren Bektaşi ve Alevi ocakları, kültür yuvalarıydı. Doğal yapısında insan sevgisi hümanizma temeli vardı.

Âşık Veysel doğal olarak yakarıda örnekler verdiğimiz çevre âşıklarının dışında; geçmiş yüzyıllarda yaşamış bulunan ustalardan etkilendi.  Âşık Kerem, Pir Sultan Abdal, Karacaoğlan, Erzurumlu Emrah ve Ruhsatî Âşık Veysel üzerine etki eden Âşıkların başında gelmekteydi.

Geri Türk’üz Türkü Çağırırız